4 Temmuz 2014 Cuma

Karolin Fişekçi matruşka bebekler gibi...



Karolin Fişekçi.
Matruşka bebekler gibi…Açtıkça içinden başka bir kadın çıkıyor.  An an başka  bir ruh, başka bir kalp, başka bir akıl;  hatta başka bir beden oluyor.
Mesela fotoğraflarını çekmeye başladığımızda diyorum ki içimden; nasıl yani? Karolin Fişekçi buysa demin şu kapıdan giren kadın kimdi?
Bi şey söylüyor. Vaay diyorum! Ne kadar zeki! Hatta anasının gözü. Adamı suya götürür susuz getirir bu!
Başka bir şey söylüyor. “Yok artık!" diyorum. Geçekten bu kadar saf olabilir mi? Hayatı yeni öğrenmeye başlamış bir çocuk gibi! 

Bi an geliyor  "ne kadar güçlü"  diyorsunuz...Derisi sanki, hiç çizilmesi mümkün olmayan sağlam bir kayış gibi,  bi an geliyor... eliniz kabuk bağlamış bir yaraya değiyor sanki. 

Hani dokunsan kanayacak gibi...

Şaşırtıyor...!

Güzeell…sevdim!

Çünkü şaşırmayı seviyorum..
Çünkü çoğumuz dümdüz.
Çünkü çoğumuz aynı.
Bakın o öyle değil işte!
Dik yokuşları da var, insanı hiç yormayan hatta işini kolaylaştıran yan-yolları da.
O yüzden ben kulunuz nacizane diyor ki; ayrık otlarının kıymetini bilmek lazım ve hatta  ilaveten;  bize bir değil daha çook Karolin Fişekçi lazım.
Bize cesur, bize gözünü budaktan sakınmayan kadınlar lazım.   
Çoğalıp çok olmak dileğimle…

Yeni (ve ilk) kitabı İtahatkar’i konuşmak üzere buluştuk; ama alında hayatı konuştuk….


Buyurunuz…
Söyleşiye hazırlanırken sizi biraz araştırdıktan sonra şöyle bir duygu oluştu bende.  “Ah bu magazinin gözü kör olsun!” dedim. Fazla romantik bakmış olabilir miyim? “Çağdaş bir resim sanatçısı” tanımlamasının önüne geçen Karolin Fişekçi imajıyla, sizin aranız nasıl diye başlamak istiyorum ya da  bu bir tercih miydi?

-Magazine düşmek..hayır hiç değildi.  Ama malesef evet; sanat çevresindeyken bi anda magazine düşmek gibi bir durumum oldu.   Sanat  çok  üst bir şey  tabi, magazin işin daha eğlenceli ama bir o kadar da yüzeysel kısmı. Ben de çok şaşırıyorum aslında, zaman zaman düşününce. Neden nasıl oldu da bu böyle algılanır hale geldi diye. Bakıyorsunuz 2010 yılında benimle yapılan röportajlara, ne kadar derinlikli ne kadar farklı. Bir de bugüne bakıyorum alakası yok. Sorulan sorular çok başka, çizilen genel profil çok başka. 

Siz neye bağlıyorsunuz bunu peki? ya da bu durumu değiştirmek düzeltmek için yaptığınız herhangi bi şey var mı? 

-Şimdi artık ne yaparsam yapayım gene de değişmez.  Bu biraz da ihtiyaçla ilgili bir şey belki. İlginç geliyor tabi insanlara. Bazı şartlar var ki onlar bir araya geldiği zaman hiç bir şeyiniz magazinel olmasa bile o pozisyona düşürülüyorsunuz.  E tabi bir de böyle bir açık vardı belki diye düşünüyorum. Tanınan genç kadın ressam çok yok çünkü. Öyle olunca da bu onlar için farklı bir malzeme oluyor, bunu da bir şekilde işlerine geldiği gibi  kullanıyorlar...


Hakkınızda söylenenler arasında altı çok çizili bi cümle var. Deniyor ki “Karolin Fişekçi sanattaki derdini edep sınırlarını zorlayarak anlatıyor!” Sizin de buna cevabınız genellikle şöyle “ Yaptığım aslında göze parmak sokarak dikkat çekip, sonra mesajımı vermek.”
Bi konuya dikkat çekmek için “kışkırtmak, tahrik etmek” en iyi yöntem midir?  İnsan algısı bu kadar  kör mü? Özellikle de kadınlar olarak, başka türlü derdimizi anlatma şansımız yok mu? 

-Biraz gerekiyor.  Dikkat edin bir yerde bir kaza olur iki üç kişi ölür, bu küçük bir haber olur.  Ama 100 kişi ölür bu büyük bir haber olur. Çok yanlış çok kötü ama malesef bu böyle. Tek bir insan için bile aynı gümbürtünün kopması, aynı şekilde yer bulması gerekiyor; ama yapılıyor mu hayır!  Bende biraz,  özellikle çok önemsediğim konularda şöyle  düşünüyorum... Radikal olmaktan sert olmaktan çekinmemek gerekiyor! Aslına bakarsan bana yaptıklarım çok ekstrem de gelmiyor. Benim için çok normal hepsi;  ama bu toplum için fazla geliyor. E öyle baktığın zaman da ben bu toplumu düşünürsem hiç yol alamam, hiç bir şey üretemem. Bunlara bu fazla geliyor diye  istediklerimden üreteceklerimden vaz mı geçeceğim yani?  Türk algısı için benim bu yaptıklarım fazla olabilir;  ama kusura bakmasınlar ben bir gezegende yaşadığımı düşünüyorum. Sadece Türkiye olarak değil Dünya olarak bakıyorum. Öyle olunca da kendi önüme hiç bir kısıtlama koymuyorum.

Ne kadar güzel/doğru  bi şey söylediniz. "Bu topluma bu fazla" diyerek kimse yol katedemez ki! 

-Aynen! Kesinlikle böyle düşünüyorum.

Bir yanıyla erkek iktidarını yerle bir etmeye çalışıyorsunuz; ama bunu da kadın bedenini ve cinselliği kullanarak yapıyorsunuz. İlk bakışta müthiş bir tezat gibi görünüyor insanın gözüne ama; bir yanıyla da  hiciv sanatı gibi aslında. Böyle baktığımızda size bir hiciv ustası diyebilir miyiz? Abartıyor muyum? değilse siz  kendiniz nasıl ifade ediyorsunuz?  

-Aslında evet, hiç böyle düşünmemiştim ama; hiciv diyebiliriz buna. Biraz meydan okuma var tabi. "Siz bunu istiyordunuz değil mi?" durumu var. İstenilen bir malzeme var. Bir kadın bedeni var. Ben de bu durum karşısında biraz eli yükseltiyorum. Onlara kendi zaaflarını yansıtıyorum aslında.  Ben bunu twitter'da yazarken de çok yapıyorum. Biraz "ince bir alay" da var işin içinde. Sonra işin ucu kaçıyor tabi bazen. Hangisi dalgaydı hangisi gerçekti,  bazen ben de karıştırıyorum. Ama bunu yapmayı da seviyorum açıkçası.
Türk Büyüklerine sevgi ve saygı projesi kapsamında Maçka parkındaki 7 Türk Büyüğünü öperek poz verdiniz. Bir toplumun şu veya bu şekilde kutsadığı şeylere dokunmak bana biraz ip üstünde cambazlık gibi gelmiştir hep. Bilinçli ya da delice, neticede bu cesaret sizde  var.  Şunu merak ediyorum. Atatürk’ü öpmeyi neden düşünmediniz?  Bu da sizin kendi içinizde geçmek istemediğiniz bir sınır olabilir mi? Yoksa “yoo bi sabah kalktığınızda beni Atatürk’ün dudaklarına yapışmış bi halde görmeniz de pekala mümkün” diyebilir misiniz?  

-O heykellerde ben onları yanaklarından öptüm.

Biliyorum. Cesaretinizin sınırı anlamında kasıtlı olarak dudak diye sordum.

Şöyle söyleyim. Orda aslında bir prens uyandırma gibi bir mizansen vardı aslında ve ben  bunu 2007'de yaptım. O zaman için bu daha uzak bir şeydi. Şu anki Cumhuriyet şartlarında çok da gündemde olmayan kişilerdi onlar. Miğferler, kasklar, sarıklar...farklı gözüküyordu. Üstünden baya bir zaman geçti ve şimdi artık şehzadelik moda. Osmanlı daha moda. Aslına bakarsanız şu an olabilirliği daha yüksek. O kahramanlar daha yakın geliyor artık bana.

Atatürk mevzusuna geleceksek de Türkiye'de bazı belli başlı konular var ki geri dönüşümü yüzde yüz garanti. Atatürk bunlardan bir tanesi. Bir zamanlar türban öyleydi. Yani sen bu konuları diline dolarsan ya da bunlarla ilgili bir şey yaparsan kesin dönüşü var. Tam da bu yüzden bunu kullanmak istemedim.  Aslına bakarsan evet; daha gümbürtü koparacak bir durum ama bu bana işin kolayına kaçmak gibi geldi hep.

O zaman bundan sonrası için de yapmam mı demiş oluyorsunuz? 

Hayır  hayır yapmam! 

Ve şimdi de ressam Karolin Fişekçi erotik  bir roman yazarak karşımıza çıktı. İtaatkar! Size bu kitabı yazdıran nedenler arasında bir ihtiyaca cevap vermek var mıydı? Okuyanlar biliyor artık ama okumayanlar için soruyorum. İtaatkar’ı okuyan biri cinsellik hakkında öğrenmek isteyip de bu güne kadar bulamadığı bir sorunun cevabını bulabilir mi? Yoksa hayır hiç öyle bir misyona soyunmadan tamamen geldiği gibi yazılmış bir hikaye mi?

-Cinsellik zaten  kesinlikle kitaptan okunup öğrenilecek bi şey değil;  ama insanların ufkunu açabilir. Şöyle bi şey olabilir. Daha çok kadınların çok fazla kitap okuduğu gerçeğini düşünürsek, bize bütün bu kitaplarda filmlerde anlatılan çizilen kadın profili gene "ata-erkil düzene hizmet edecek şekilde çiziliyor. Dikkat edin kadın hep ezik, edilgen gösteriliyor. Neden? Ben buna da itiraz ediyorum işte. Hep diyordum zaten bi gün yazarsam ben bu şekilde yazmam diye. Çizdiğim karakterle de bunu söylemiş oldum aslında. "Hayır bakın kadın olmak, kadınlık bu değil!" Bu bize dayatılan sadece! Sürekli erkeğin etrafında dolanan onun ekseninde bir kadın profili karşısında başka bir örnek sunuyorum. Bu açıdan evet kadınların ufkunu açabileceğini düşünüyorum çizdiğim karakterin. "Öyle olmak zorunda değilsiniz"  diyorum.

Bir de şu var tabi Mine karakteri seçilen değil seçen bir kadın.  Benim de şiyarım bu yöndedir hep!

Bu yüzden mi kadın profilini o kadar kusursuz  ve yücelterek çizdiniz? Neredeyse mitolojik bir aşk tanrıçası gibi. Gerçek insan profilini kusurlarıyla birlikte vermek daha doğru değil midir? 

-Evet kasıtlı yaptığım bir şey.  Erkeklerde bu yapılıyor. Kadınlar için neden yapılmasın. Ha ama dediğin şöyle doğru olabilir. Demin de söylediğim gibi genel okuyucu kadınlar ve kadınlar kendilerini hep ezik ve bir çok açıdan kusurlu bulduğu için o tip hikayeleri daha kendinden buluyor, kendine yakın hissediyor olabilir. Ama o zaman ben yeni ve farklı bi şey yapmış olmayacaktım ki! Bu zaten var. Bin tane örneği var yapılmış. Bir de Mine'nin fiziksel güzelliğinden ziyade  karakterini de ben o şekilde çizmeye çalıştım. Asıl göremedikleri vurgu orda. Gerektiği zaman çekip gidebilmesinden tut da, biraz üstten bir bakışı olup ama aynı zamanda adaletli oluşu, erkeklerle flört edip edip ama aslında hiç teslim olmayışı, seçen kadın oluşu..

iyi rol modele bakın ve siz de ona göre kendinizi geliştirin diyorum bir nevi.

 Kitapta  “ Bu hayatta birine kulluk yapmak, insanı isyankar ve tek başınalıktan çok daha mutlu edecek, Tanrı’ya yaklaştıracak bi şeydir” deniyor. Bunu erkek kahraman söylüyor ama; gerçek hayatta Karolin Fişekçi’nin bu konuda ne düşündüğünü merak ediyorum.  Bir de aslında şunu sormak istiyorum;  birine tamamen teslim olmak ne kadar sağlıklı bi şey sizce? İnsan kendinden vazgeçerek ne kadar mutlu olabilir ki?

-Güzel soru.   Aslında zaten emir verebilmek için de önceden emir almış olmak gerekiyor. Bunu bilmek gerekiyor diye düşünüyorum. Birine kulluk yapmak için bunu öğrenmiş olman gerek bi şekilde. Bunu uzmanlar da böyle açıklıyor. Hayatta hiç kimseden emir almadıysak bile okulda öğretmenden aldık. Aslında orda da sorumluluk öğretmende oluyor ve hafifletici bi şey de bir taraftan düşünürsen.  Kimse diyemez yani bunu,  ben emir almam emir veririm diye. Devlet yöneticilerinde bunun çok olduğu söyleniyor ya da üst düzey yöneticilerde. Sürekli emir vermekten beyinlerinin bir kısmının zarar gördüğü ve bu yüzden kölelik eğiliminin onlarda daha çok olduğu gibi.  Doğru da! Ben böyle insanlarla çok konuştum, yazıştım. Özellikle merak ettiğim için bu konuyu.

Enteresan ve çok da doğru aslında askerlerin de eşlerinin sözünü çok dinlediği söylenir ya mesela; söylentiden ziyade bunu görüyoruz günlük hayatta. Şahit oluyoruz bire bir. 

-Bak işte mesela! Ama bi yanıyla da hepimizde var bu. Bahsettiğimiz örneklerde daha fazla sadece ama hepimizde var.  Ha benim içinse, bir insan olarak emir almak demesem de belli konularda ailemin sözünü dinliyorum en basitinden. Tamamen sıfır diyemem yani.

Özel ilişkilerinizde durum nedir? :)

Gülüyor..

Ha bak o artık mümkün değil işte. Özellikle "artık" diyorum. Sohbetin başında da konuştuk. İlk gençlikte filan olmuştur tabi, oldu da. Ama artık oraları geçtim diye düşünüyorum. Bu saatten sonra emir almam veririm. Net.

Bu ilk romanınız. Roman yazmakla resim yapmayı karşılaştıracak olsanız.. Ki içindeki çizimlerde size ait sanırım. Resmin ve romanın birbiriyle akrabalık dereceleri nasıl?  Çok faydasını gördüm işimi  kolaylaştırdı diyebilir misiniz?

-Resimdeki detaycılığın  faydası oldu tabi. Resimde bi imgeyi aklınızda tutmak gerekiyor. İmgeyi, ışığı,  rengi... Çizimler de bana ait evet; bi kısmı eskiydi bir kısmını da yeni yaptım. Faydası var tabi. Sadece tavfirler dışında da ilişkisi var. Bir mekanı bir insanı tarif ederken evet ikisinde de bir tasvir durumu var ama;  bazen bir resmi sadece bir duyguyla yapıyorsunuz. Aynı duygu romanda da var. Bazen bi sahne anlatıyorsunuz, ve kafanızda bir resim canlanıyor. Orda da aslında o resmi anlatıyorsunuz... 

İzzzet Çapa kendiyle ilgili yazdığı bir yazıda sürekli mekan açıp kapatmasının psikoloğu tarafından “herkesin ölüm korkusunu yenme yöntemleri vardır seninki de bu” şeklinde yorumlandığını yazmıştı. Enteresan gelmişti bana. Bu anlamda sizin motivasyonunuz da resim çizmek diyebilir miyiz ? Değilse siz nasıl ifade ederdiniz? Her yazana sorululur  neden yazıyorsun diye? Bir ressama da sormak lazım. Karolin Fişekçi neden çiziyor?

-Aslında son bir yılda neredeyse hiç resim yapamadım. Kitapla meşguldum çünkü. İki yaratıcı eylem bir ipte pek olmuyor. Bir de daha çok gece çalışıyordum. E  ya resim yapacaksın ya kitabı yazacaksın.  Ama ben  bu soruya  ne resim derim ne yazmak derim, ne de başka bi şey. Hepsini aşan bir şey aslında bu.  Beni yeni bir şey yaratmak heyecanlandırıyor. Ben bunu seviyorum direk.  Bu kitap olabilir,  resim olabilir, heykel olabilir ya da film olabilir. Yaratmak derken tanrı sendromu gibi de algılanmasın tabi,  üretmek diyelim. Beni tahrik eden motive eden şey o üretme duygusunun kendisi tamamen!

Biraz zemini kaydırsak ve toplumsal olayların çizimlerinizi ne kadar etkilediğini sorsam. Mesela “gezi”döneminde çizdiğiniz resimler bundan etkilenmiş midir? Bir de tek başına çağdaş sanat perspektifinden baktığımızda, gezi'ye  bütün olarak bir sanat olayı” diyebilir miyiz? Sizce gezi doğmakta olan yeni bir performans sanatının ilk habercisi olabilir mi?

-Ben gezi zamanında önce dedim  " Tamam bu sene bianeli yapmaya gerek kalmadı bunlar yaptılar!"   Ama o kadar sıkı takip ediyordum ki bırak resim yapmayı başka hiç bir şeye vakit kalmıyordu.  

Orda mıydınız hep?

Şuna açıklık getireyim önce, ben  çok eylemciyim diyemem.  Yapımda yok. Fıtratımda yok diyim hatta :))

Kahkahalar :))

Ha gay prıde katıldım , eyleme katıldım. Gezi parkına da gittim ama; öyle bağırıp slogan atamak filan dediğim gibi onlar  benim yapabildiğim şeyler değil. Doğruyu söylemek lazım şimdi.  

Resim yapmayı geç, hali hazırda kitap yazmaya çalışıyordum onu bile yapamadım düşün. Bir şey daha olurken, o süreç devam ederken hemen o anda " dur ben bunu hemen sanata dönüştüreyim"  fikri biraz modayı takip etmek gibi geliyor bana.  Ben orda o ruh halinin peşindeydim. Ben önce derinliğine inmeyi,  anlamayı, gözlemlemeyi seviyorum.  Önce  olayı iyi kavrayıp nedenini nasılını çözüp, sonra onu kafanda yeniden yaratıp bir eser koyabilirsin ortaya. Yoksa bunu hemen o an  yapmaya çalışmak sahici bir şey olmaz.  Ben yapamam diyim ya da.  Aslına bakarsan   süreç hala devam ediyor bir taraftan. Tamamlanmış okunacak hale gelmiş de değil. Evet gezide bir ütopya vardı ama bi yandan da hemen o trene binmek ondan nemalanmak isteyenler  vardı.  Bir de " bu sene de gezi olsun? seneye de yapalım, yıl dönümünü de yapalım" da çok mümkün bi şey değil. Kimileri de onun peşinde mesela. Kaç 68 yazı oldu ki? Düşünsenize...

Bağırıp çağıramam demişken, kavga da edemeyen  bi insansınız mı demek oluyor bu?

Yani, sesimi yükseltebilirim sert çıkabilirim bazen ama; benim asıl olayım  tek bir kelime söyler üste çıkarsın  ya hani, onu tercih ederim hep.

Blogunuzda 2009 tarihli “Tatlı su ermenisi” başlıklı bir yazı var. Çok samimi ve çok içten buldum. Okumayanlar bilmeyenler için soruyorum. Sizin anlaşınızla kime tatlı su ermenisi denir? Neden bu tanımlama?

Baya zaman geçti aslında. Ya işin aslı şu ki ben ermenice bile bilmiyorum. Ermeni okuluna da gitmedim. Kiliseye düzenli giden bir insan değilim. O zaman da bu sizde sadece köken olarak duruyor. Kültür olarak...Kültür dediğim de yemek kültürü vs. Bu yüzden de ben kalkıp Ermenistan'a gittiğim zaman kimse beni ermeni gibi görmez öyle kabul etmez. 

Atatürkçü müsünüz?

-O  tanımlamayı da  çok sevmiyorum. Öyle bir putlaştırma durumum da yok ama;  o zamanın şartlarında gereğini yapmış diyorum. Öyle bakıyorum..

Çizdiğiniz resimlerde kaktüs, silah, araba vitesi vb gereçler hep bir cinsel figür olarak kullanılmış.  Sanatta kullandığınız cinsellik gereçleri ortada. Peki sizce  gerçek hayatta cinselliğin en büyük malzemesi nedir diye sorsam? Mesela zeka, mesela güç..Karolin Fişekçi üzerinde afrodizyak etki yapar mı?

-Zeka ve güç;  evet yani  bunlardır. Yoksa bir nesneyi gösterdiğin zaman tahrik olmam. Hiç bir kadın da olmaz zaten. Bu erkeklere has, bi şeyi görerek tahrik olmak. Kadınlar görsellikten etkilenmiyor.

Di mi! Kadın için ancak dokununca o da duygu varsa bi şey ifade eder. Ama bazen duyuyorum okuyorum öyle kastlı vücut tarifi veren kadınlar oluyor...sizin için tamamen sıfır mı? 

-Aslında şu var; sıfır diyemeyiz tabi. Kendine bakan, üreten bir erkeğin hafif kası çıkmış oluyor zaten. o hoş duruyor... bu anlamda kendine bakan erkeği tabi ki severim ama bunu da zekayla ve davranışlarıyla taçlandırması lazım. Vaay nasıl konuştum ama!

:))

Biraz da kadınlarla ilişkilerinize gelmek istiyorum. Kendimi her şeyiyle gözüm kapalı emanet edebilirim diyecek kadar yakın bir kadın dostunuz var mı? Bir de  şunu çok merak ediyorum aslında. “Kadın kadının kurdudur!” dendiğinde Karolin Fişekçi ne söyler ?

-Öyle bi kadın yok. Öyle bi erkek de yok. Öyle bi kimse yok.

Öyleyse çok üzücü bi şey ama...

E öyle tabi ama durum bu. Yani ailenle bile çok mümkün değil o bence. Hayat böyle!
Kadın kadının kurdudur... o da daha çok duruma göre aslında. Ben eskiden kadınlar beni sevmiyor sanırdım. Şimdi bakıyorum yolda çevirenler, kitabınızı çok sevdim, sizi çok seviyorum diyen kadınlarla karşılaşıyorum. Çok hoşuma gidiyor.  O yüzden öyle bir genelleme yapmıyorum artık. Bi taraftan da kadın kadının kurdu diyoruz da erkek erkeğin neyi acaba? Erkek savaşında neler dönüyor? Kimse bunları çok yazıp çizmiyor.Bu çok konuşulmuyor dikkat ediyorsanız. Bu genellemeler bile hep kadınlar üzerinden yapılıyor.
Yaptığınız ürettiğiniz her şeyde baskın olan anlayış  “erkek egemen düzene kafa tutmak” gibi.  Sürekli bir alt mesaj var.  “Hayır bakın! Asıl iktidar siz değilsiniz!” diyorsunuz ki bu tarihe bakınca da  böyle aslında. Orduları birbirinin düşürebilen  bir varlık kadın!  Peki sizin  Bu kadar  "güç bende"  diyen bir kadın figürü olarak, yelkenlerinizi suya indirdiğiniz aciz düştüğünüz durumlar olmuyor mu?

İnternette şurda burda  herkesin ölüyorum bitiyorum dediği bir kadını yerle yeksan etmiş bir aşk/adam var mı?

-20'li  yaşlar zordu benim için. 20' lerin başı.  Ama o zaman  onları astığım için şimdi ayaklarım yere basıyor. O zaman resmen şöyle bir durumum vardı. "Depresyon ilacı mı kullansam, ne yapsam"  İlacı kullandım bu sefer o daha kötü yaptı. Sonra bunu ilaçsız aşmayı denedim ve üstesinden de geldim bi şekilde.   

Derin bi aşk biraz böyle ağdalı arabesk de bir şey... :) çekmediniz mi hiç? 

Yok ama dediğim gibi 20'lerde oldu o.  Bi tarafta aşk bi tarafta sizi çok bunaltması özgürlüğünüzü kısıtlaması. Onun çatışmasını çok yaşadım. Ama bi yanıyla da şöyle düşünüyorum aslında, belki onlar gerçek aşk değildi hiç biri. Çünkü gerçek aşkta insan özgürlüğünün kısıtlanması vs. gibi şeyleri de çok aklına getirmez sanki.  Diğer taraftan  yaş da çok  önemli tabi. 30'u aştıktan sonra artık,  ne istediğini ancak anlıyorsun zaten.

Bundan sonra da artık kimse beni o hale getiremez diyecek kadar net konuşabiliyor musunuz? 

-Yani şimdi çok da büyük konuşmak istemem tabi ama çok zor. Farkına varsam zaten onun önlemini hemen alırım öncesinde. Değilse de bi şeyin yaşanacağı varsa sen ne yaparsan da o gene yaşanır o da başka bir boyutu işin. Ama dediğim gibi çok zor artık benim için o. 

Aşık olmadan biriyle birlikte olabilir misiniz?

O da 20' lerde mümkündü ancak.

Üzücü de olsa bazı durumlarda öne çıkma nedenlerinizden biri de  Orhan Pamuk’la yaşadığınız ilişki oldu aslında. Bu hikaye Karolin Fişekçi için dokunulmazlık alanı içinde mi? “Aman aman hiç girmeyelim “ dediğiniz bir konu mu? Yoksa tamamen “sıra, masa” der gibi, son derece soğukkanlılıkla dışardan bakabildiğiniz bir hatıra oldu mu artık? Ne katmıştır size, neler almıştır desem?

-Ben buna dışardan bakıyor olsam bile,  ben bunu konuştuktan sonra  "haa bak!  gene O'nu konuştu" diye değerlendirelecek bu. Çok da rahat konuşurum,  hiç de umrumda olmaz! Bu hisle falan ilgili değil kesinlikle. Ama dediğim gibi ne söylersem söyleyim gene O'nu konuşarak prim yaptı" ya getirelecek durum. Ben zarar göreceğim yani anlıyor musun? Onun sıkıntısını hiç istemiyorum artık. Hiç ihtiyacım yok bir de. Yeterince kendi gündemim var diye düşünüyorum. Bir de öyle abuk sabuk yorumlarla uğraşamayacağım şimdi. Yeter!   O yüzden boş verelim. Hiç gerek yok. 

Gene bloğunuzda dikkatimi çekmiş bir resim var. Adı Beklemek ve aslında performansımın düşük olduğu zamanlarda çizdiğim bir resim demişsiniz. Sonra da şöyle devam ediyor. “Sevmem aslında beklemeyi, ama bazen beklemeyi de bilmek gerek..”
Çok bekledim, hep bekledim…hala bekliyorum dediğiniz bi şey var mı hayatta? O sabrı gösterecek denli istediğiniz her hangi bir şey, bir insan ya da bir durum?

-İnsan değil ama durum var. Bazı şeyleri siz yapamazsınız, hayat onu getirir. O bakımdan beklediğim şeyler var... Ama boş beklemiyorum. Bi yandan olacağını bilirsiniz ve beklersiniz ya benimki biraz öyle bir durum. 

Ne diye sorsam ?

Onu zaman gösterir zaten. 

Dışardan bakıldığında çok rahat çok cüretkar görünen insanların kabuklarını kırmak daha zordur  diye düşünülür ya. Fiziksel durumun tamamen dışında ruhen, kalben en rahat soyunduğunuz yer/alan neresi? 
Açık kapı gibi düşünüp, elini kolunu sallaya sallaya içeri dalan birinin,  küt diye  kafasını  taşa vurması mümkün mü? Aslında soru tam olarak şu: Kraliçe gerçekte  ne kadar çıplak?

- Ha ben çok şeffaf bi insanım. Canlı yayın bile olsa sıkıldıysam kızdıysam hemen belli ederim;  o bakımdan tamamen çıplağım. Öbür türlüyse evet benim kabuğumu kırmak zor. Benim arkadaşlığımı dostluğumu kazanmak belli şeyler gerektiriyor. Ha özel uğraşsın demiyorum ama;  ben de o insanda hakikat arıyorum. O varsa onu hissediyorsun zaten.  Güzel bi yaratıcı sohbetin içinde çıkar belki onu da hemen not ederim,  yazarım mesela. İnsan ağlarken resim yapamıyor ama yazı yazabiliyor, böyle bakınca evet; yazarken de çok çıplağım diyebilirim.

EĞLENCELİK:

Hangi takımı tutuyorsunuz?

-Beşiktaş! 

(Yaşasın! Çarşı sabaha karşı! :) 

Peki ucuz jartiyer mi pahalı mı?
 (bunu bi ara köşeciler çok yazdı ordan aklıma gelmiş bi şey. Jartiyerin ucuzu, basit görüneni hatta mümkünse pazardan alınanı  makbuldür diye) 

-Rengi ve modeli çok önemli benim için ve benim beğenmem önemli. Beğendiğim şeyse marka da alırım. Pazarda bulursam pazardan da alırım. Ucuzuna pahalısına bakmam.
Kırmızı mı siyah mı? Ya da?

-Siyah derim heralde ya da ikisini karıştıralım bordo olsun. 

Önünüzde iki adet hediye paketi var. Birinin üzerinde “dost acı söyler” yazıyor. Diğerinde “yalan da olsa söyle, hoşuma gidiyor...” J
Gayri ihtiyari olarak eliniz önce hangisine giderdi?

-Önce acıyı açardım. Sonrasında nasılsa tatlı gelicek. Yalan da olsa...

Çook teşekkür ediyorum..çok güzeldi.

-Güzel sorulardı. Merkez medyada bunlar böyle çok sorulmuyor işte. Ben teşekkür ederim. Ben de çok keyif aldım. 

24 Haziran 2014 Salı

Emre Başkan ile bir hayalin peşinde...

Emre Başkan!  İnsanın ufkunu açan, başka bir pencereyi işaret eden "başka türlüsü mümkün!" dedirten bir insan.Geçen yıl bir grup arkadaşıyla birlikte Atlantiği geçtiler.  
İnsan ille de  bi şeyin kölesi olacaksa şu hayatta, bence hayallerinin kölesi olmalı. Emre Başkan öyle bir insan. Kendinin efendisi, hayallerinin kölesi...Bayılıyorum böyle insanalara. Çünkü sadece kendine değil;  çevresine de (farkında olmadan) ışık tutuyor.  Belki farkındadır da. Bilemiyorum. Tabir yerindeyse sadece kendine müslüman değil yani. Enerjisini saçıyor resmen ortalığa.  Bi şeyin "olabilir-liğini" anlatırken gözleri parlıyor. Yüzü sanki kocaman oluyor. O kadar sahici bir yaşam tutkusu var ki. Neredeyse tepesinden fışkırıyor. Onu dinlerken içimden şöyle hisler geçti mesela. "Aslansın Oya! kaplansın. Yaparsın!" Birine bunu hissettirebilmek çok mühim bi şeydir. O kadar çok insan tanıyorum ki, her an her şeye isyan halinde. Ama o kahrolosı poposunu yerinden milim oynatmıyor.  Misal şuraya gitmek istiyor ama imkan yok. Şunu da yapmak istiyor ama vakit yok. Damdan da atlamak istiyor ama ya düşüp kafasını gözünü kırarsa...Korkuyor çünkü. Onlar da korkunun kölesi çünkü; hayallerinin değil! 

İşin özü O'nun da söylediği gibi Atlantiği geçmek filan da değil. Herkesin dudak büktüğü küçük bir eşik de olabilir bu. Tutmak istediğin bir ağacın dalı, çıkmak istediğin minnacık bi tepe de olabilir. Yeter ki iste! mazeret üretme. Kendi önünü herkesten önce kendin kesme! diyorum...ve tam da bu yüzden bu röportajı nacizane,  önce kendime, sonra da üç tane kıçı kırık marezetin arkasına sığınıp ömür boyu oturduğu yerden "bıdır bıdır bıdırdanmayan" hayallerinin, yani aslında KENDİNİN  peşinden koşan insanlara hediye ediyorum.

Bi şey söyleyim mi?
O yolculuğun keyfine de doyum olmuyor...İnsanın dibi o kadar derin ki, git git bitmiyor...
Bitmesin...ve  dilerim o yolda koşanların ayağı hiç taşa değmesin! diyip, çekiliyorum aradan.  

İnsanın kendinden 3. tekil şahıs gibi söz etmesinin zor olduğunu biliyorum. Ama biraz ıkınarak bunu aşabiliriz diye düşündüm.  Kendinizi bi kaç cümleyle tarif etmenizi istesem..Kimdir Emre Başkan?
Zorlanacak bir şey yok. Zira, olabildiğince basit bir insanım. Esin Acıman’ın kitabına verdiği isimdeki gibi erkek doğmuş ama yaşam dahilinde adam olmaya çalışan biriyim. Saint-Joseph, Bilkent Üniversitesi ve Sabancı Üniversitesi’nden oluşan bir eğitim hayatım var. M.I.T’de Global Leadership and Innovation eğitimi alma şansım da oldu. Eskiden kurumsal hayatın bir parçasıydım. Anadolu Grubu’nda başlayan kariyerim Efes’le devam etti. Ancak, bunun sonrasında hayatıma farklı bir yön verme kararı aldım. Sonrasında Azor Brand & People Solutions firmasını kurdum. Müşterilerimize Marka İletişimi, İşveren Markası İletişimi ve Kurumsal Gelişim konusunda danışmanlık verip, projeler hazırlıyoruz.
Bir de deniz sevdalısıyım. Her fırsatta denize çıkmaya çalışıyorum. Ayrıca, lisanslı yelken sporcusuyum. Yat yarışlarına katılıyoruz. İzlediğimiz trofede, ekip olarak kendi sınıfımızda lideriz.
Son olarak paylaşıma inanan biriyim. Bu nedenle de denize olan tutkumu başka insanlarla Küçük Prens Denizlerde adlı blogumdan paylaşıyorum.
 Yaklaşık bir yıl önce Tekneyle Atlantiği geçtiniz? Neydi size o rüzgarı arkanıza aldıran neden? Çocukluk hayali mi? Can sıkıntısı mı ya da başka türlü bir fantezinin hedef değiştirmiş hali olabilir mi? J
Hayalimdi aslında. Ben yelkenle 1999 yılında tanışmış olsam da kendimi  yelkene tam anlamıyla bir tekne edindikten sonra, yani 2010 yılı sonunda verebilmeye başlamıştım. Onunla ilk seyri Adriyatik Denizi’nde yaptım. İkinci rotam da İzmir-İstanbul olmuştu. O seyirde açık deniz ve uzun rotanın cazibesi içimi sardı diyebilirim. 2011 yılında ise bir karar almıştım: 2014 yılı Kasım ayında Atlantik Okyanusu’nu geçecektim bir ekiple beraber. Planlarımı buna göre yapmıştım. Hayat işte; nasip 2013 yılınaymış.
 İsteyen herkesin gerçekleştirebileceği bi şey mi sizce? Ne tür zorluklarla karşılaştınız? Hay aklıma tüküreyim! ne işin var efendi efendi otursana poponun üstüne dediğiniz bi an bir olay?
Bence insan bir şeyi gerçekten istediğinde onun karşısında durabilecek çok az engel var. Şu anda bazı insanlar 200 günlük yaşam testi için Mars’ta yaşamını sürüdürecek ekibe dahil olmak üzere gönüllü olarak belli testlerden geçiyor. 1900’lerin başında biri “aya ayak basabiliriz” dediyse, insanların o kişiye nasıl baktığını bir düşünsenize. Ya da Hezarfen Ahmet Çelebi kendime kanat yapacağım ve Galata Kulesi’nden atlayıp Anadolu yakasına uçacağım dediğinde?

Bu bağlamda, Atlantik Okyanusu da elbetteki yelkenli tekneyle geçilebilir. Hatta, sık sık bu işi yapanlar var dünyada. Kafalarda bu konuyu büyütmemek gerekiyor diye düşünüyorum. Bence konunun özü, herkes gibi hayatın koşturmacasında kaybolmuş bir kişinin hayallerinin peşinden koşması, onlara sadık kalması. Bu illaki yelkenle ya da Atlantik’le ilgili olmak zorunda değil. Resim yapmak, bir şeyler yazmak da olabilir. Aynen sizin iş yaşamınıza devam ederken giriştiğiniz Oyalamaca projesi gibi.
Zorluklara gelirsek, elbetteki var. Hem de sayısız. Ama biraz düşünür, problemleri irdelerseniz bir çoğunun psikolojik olarak kendi içinizden kaynaklandığını görebiliyorsunuz. İnsan alıştığı sistemden, konfor alanından dışarı adım atarken çok zorlanıyor. Bir kere bu engeli aştığında ise buna benzer bir çok adımı daha kolay atabiliyor.
 Peki “Oğlum Emre! Aferin len sana!” dedirtecek kadar iyi ki yapmışım duygusu veren  tarafları neler oldu? Emre Başkan’a neler katmıştır bu seyahat?
Bu  seyahatte çok kısa zaman zarfında büyük bir değişim yaşadığımı söyleyebilirim. İnsanın özüne dair bir değişim. Çok şeyin kontrolüm altında olmadığını, dünyaları benim yaratmadığımı ve aslında bu sistemin içerisinde mikro boyutta bir canlı olduğumu hissettim. Egolarımdan tamamen kurtulduğumu iddia etmem çok zor. Ama onlardan olabildiğince sıyrılmaya çalıştım ve onları binlerce metre derinliğe attım. Asıl değerlerin konfor alanımız dışında olduğunu idrak ettim.
Bu beni o kadar etkiledi ki, kurmuş olduğum danışmanlık firmasında kurguladığımız İletişim ve Kurumsal Gelişim modellerinde de müşterilerimizi konfor alanlarının dışına davet ediyoruz. Zaten firmanın ismi Azor. Azorlar, Atlantik seyahati sürecinde mola verdiğimiz Doğu Atlantik’te Portekiz’e bağlı bir ada grubu. Şahsen, konfor alanımdan dışarı çıkmasaydım ömrüm boyunca ismini bile duymayabilirim. Ama şu an oralara aşığım.

Onur Baştürk’ün havaalanlarıyla ilgili şöyle bir cümlesini okumuştum. “Hava alanları dünyanın en güzel cazibe merkezlerinden biri. Çünkü –gitmek- üzerine kurulu” diyordu. Yelken, uçak, tren..bunlar sadece  araç aslında düşünürsek.. sizce de işin özü gerçekten gitmek arzusu mu?  Gitme-nin albenisi  niye bu kadar yüksek?
Gitme konusundan önce bilindik bir sözü hatırlatmak isterim: “100 dönüm arazi mi, bir kayık sahibi mi? Hangisi olsan daha zengin olurdun?” Sorunun cevabı basit; bir kayığın olsa dünyanın 2/3’ü senin. Yelkenlinin bir yaşam tarzı, kültürü olduğunu düşündüğümüzde de burada bulduğum en büyük değerin, bu yaşam tarzındaki zenginlik olduğunu söyleyebilirim.

Diğer yandan, doğrudur. “Gitmek”, “gidebilmek” kavramlarının albenisi bence herkes için yüksek. Zira, garip şekilde yoğun ve zor hayatlar yaşıyoruz. Ben gözlemlemeyi çok seven biriyim. Tanımadığım insanların olduğu yerlerde onları izler, hayatlarını düşünmeye çalışırım. Boğazda lüks bir yerde yemek yerken kahkahalar atan, her şey harikulade izlenimi veren insanlara bakın mesela… Sanıyor musunuz ki her şey şahane? Herkesin hayatı kendine ait problemlerle dolu ve her hayat kendi içinde zor. Eminim ki, bir çok insanın canına tak ettiği ve çekip gitmek istediği anlar olmuştur. Hem de her şeyi bırakarak… Ama bu öyle kolay değil. Bence asıl önemli olan da, çekip gitmek istediğinizde nelerden vazgeçmek istediğinizi ve istemediğinizi doğru analiz edebilmek. Ben herkesin içinde böyle bir gücü olduğuna dair kendini telkin ettiğine, böyle bir gücü olduğuna inandığını düşünüyorum. Bu düşünce ya da his çok güçlüdür. Ama, hayata geçirmek zordur. Yine de hayatta alternatiflerinizin olabileceğinizi düşünmek bile sizi bir köşeye sıkışmış hissinden uzaklaştırabilir, rahatlatır.
Yelken de “Gidebilmek” konusunda önemli bir güç veriyor insana. Dediğiniz gibi yelkende de böyle rahatlatıcı bir his var. Size şöyle bir örnek verebilirim. Diyelim ki, cebinizde 5 kuruş paranız yok. Canınıza tak etti. Rüzgarınız olduktan sonra dünyada istediğiniz yere gidebilirsiniz bir yelkenli tekneyle. Yemeğinizi denizden çıkarabilir, içme suyunuzu bile denizden üretebilirsiniz. Ben hiç çekip gitmedim tekneme bindiğimde. Ama, çekip gitmek istediğim zamanlar oldu. Oraya sığındım. Teknemin ismi Küçük Prens. Orasın benim için küçük bir sığınak diyebiliriz.
Bu zenginlik ve gidebilme hissi beni bu işe daha fazla bağlayan etkenlerden diyebiliriz.  
Her ne kadar temeli gitmek desek de neticede illa ki bu eylemi gerçekleştirirken bir araca ihtiyaç duyuyoruz. Sizinki neden deniz/rüzgar ve yelken? 
Doğa dinlendirici bir şey. Rüzgar ve su sesi terapi unsuru benim için. Oradayken ister istemez rahatlıyorsunuz. Doğada, özünüze dönüyorsunuz.
Diğer yandan deniz hiç monoton bir ortam değil. Örneğin, araba kullanmak için ehliyet alıyoruz. Arabamızı da daha önceden alt yapısı oluşturulmuş yollarda kullanıyoruz. Eğer off-road yapmak istiyorsak, ek bir eğitimle ileri seviye sürüş eğitimi alıyoruz. Denizde pistinize siz karar vermiyorsunuz. Sakin bir yol, bir anda off-road’a dönüşebiliyor ve siz o sırada yolunuzu değiştirip hemen temiz bir yola geçemeyebiliyorsunuz. Kendinizi buna göre eğitmeniz ve beklenmeyeni beklemeniz gerekiyor. Kısacası, hem dinlendirici hem de adrenalini olan bir alan.

Peki her defasında yeni bir yer keşfetme arzusuyla mı hareket ediyorsunuz yoksa bin kere gittim hala gidiyorum ve sanırım hep gideceğim dediğiniz bir yer bi rota var mı?
İstanbul’da ya da Marmara Denizi’nde yaptığım rotalarda genelde aynı yerlere gidiyoruz. Ana karanın doldurma yöntemiyle genişletilmesinden sonra, ana karadaki koylar yok olmuş ve ekosistem bozulmuş. Şu an için adalar, Trilye ya da Marmara Adası gibi yerler doğasıyla sizi tatmin edebiliyor.
Hayatım boyunca gitmekten sıkılmayacağım rota Göcek diyebiliriz. Doğa harikası! Teknenizle demir atıp, denize doğru meyillenmiş bir çam ağacının gölgesinde kitabınızı okuyabiliyorsunuz.
Bir de ne zaman ne olacağı hiç belli olmayan, sınırlarınızı zorlayan okyanus rotaları... Her fırsatta giderim.
Ama işin özü, tekne ile seyahat edip yeni yerler keşfetmekte.
Bu kadar “gitmek” “seyahat” lafı ettikten sonra bir de şöyle sormak istiyorum. Bir şehre ilk kez gittiğimizde bi tarafatan çok insanın bilmediği yeni bi şey keşfetmenin bi yanıyla da mutlaka orda yapılması gereken rutinleri gerçekleştirmenin derdine düşeriz ya..Böyle bakınca aslında en gerçek yolculuğumuza “hayat” diyeceksek, hayatın içindeki en büyük keşfiniz ve en güzel rutininiz nedir diye sorsam..?
Hayallerimize sadık kalmamız ve her fırsatta konfor alanımız dışına çıkarak yeni değerlerle buluşmamız gerektiği.
Çok sık kullandığınız bir cümle var. “Konfor alanının dışına çıkmak” Bu biraz “ferrarisini satan bilge” mantığı gibi de aynı zamanda;  ama bi taraftan da insana o bilindik itiraz cümlesini kurduruyor. “Ulen vardı ki sattın!” gibi. Ya da bu da bizim hep arkasına saklandığımız  bir kaçış noktası mı? İsteyen herkesin konfor alanının dışına çıkma lüksü var mıdır sizce, istemek esas mıdır?
-İstemek esastır. Bir insanın konfor alanının dışına çıkması için sadece bir tekne alıp, okyanusa çıkmaya gerek yok. Bir şeyi gerçekten istiyorsanız, bir yolunu bulursunuz. Tutku gibi bir şey bu. Hani, tuttuğunuzda bırakmayacağınız cinsten.



Teknenizi mavi ipek bir elbiseyi tam ortasından kesen bir makas gibi hayal etsek…bu mizansenin içinde yırtılıp giden o mavilik mi olmak isterdiniz yoksa makas mı?
-Ben de bir insanım. Hayat boyu aynı renkte bir kıyafet giymekten sıkılırım. Bu nedenle, kumaş değil terzi olmak isterdim. Mavi renk tahmin edersiniz ki en favori rengim. Ama bin bir tonu var bu rengin. Arzu ettiğim zaman, mavinin ayrı tonlarına şekil verebilirdim bu şekilde.
Ama şunu unutmamak lazım elbette; kumaşsız terzi, terzisiz kumaş pek bir şey ifade etmiyor öyle değil mi? İkisi de birbirine muhtaç…
Biraz da işin kenar süslerinden söz etsek…
 Yola çıkmak için en güzel saat?

-   Rotaya bağlı. Uzun rotalarda sabah 4. Bu şekilde şehir keşmekeşinden uzaklaşmış, denizin ortasında doğanın uyanışını, gün doğumunu seyredebiliyorsunuz.

  Durup dinlenmek için en güzel neden?

-     Bunu haketmiş olmak ya da güzel bir doğa.

Dalıp gitme anlarınıza eşlik eden en güzel müzik?

-  Duruma ve moda göre değişir; ancak, Bob Marley bana seyirlerimde sık sık eşlik eder. Özgürlüğü çağrıştırıyor sanırım.

En dipteyken bi şekilde sıyrılıp çıkmanızı kolaylaştıran, daha güçlü ayak çırptıran, kulaç attıran o motivasyon kaynağı?

- Deniz sizi her zaman yukarı çeker! 
Şaka bi yana bazı şeyleri yaşadıkça buna cevaplar değişiyor. İki sene önceki Emre'ye sorsaydınız bambaşka bir cevap alırdınız benden. Şu andaki emre için nefes aldığını bilmek yeterli. Yaşıyorsa, umut var demektir. 
O zamandan bu yana değişmeyen tek cevap da sevdiklerimin varlığı oldu. 
Ve son soru : Yarın sabah yola çıkacak olsanız…şu anki ruh halinizle rotanız neresi olurdu? 

-Ege Denizi. Oradan Akdeniz üzerinden Cebelitarık ve Azor’lar. Planladığım bu olurdu. Ama hava ve deniz her an beni başka bir yere atabilirdi elbette.

dipnot: Fotoğrafların hepsi Atlantik seyahatinden. Bu kadar güzel fotoğraflar olunca kendi çektiklerimi koymaktan vazgeçtim. Ama çok merak eden olursa,  kendi teknesinde onu çektiğim fotoğraflardan  bi tanesini  instagrama koydum. 

22 Haziran 2014 Pazar

Hande Kazanova ile yıldızların yörüngesinde...


İstanbul.
Öğlen 2 suları. Kuleli Yakamoz Restorandan süzülüyorum içeri. Biraz tedirginim evet. Her defasında bu böyle. E çünkü neyle karşılaşacağını bilmiyorsun!
Aklında bin bir düşünce. 
"Nasıl geçecek? Nasıl cevaplar verecek? Bi kere bir imajla mı yoksa gerçek bir insanla mı karşılaşacaksın? Aslında bu en mühim soru işte.
Aklımın içinde bunlar gezine dursun..ayaklarım bir kaç basamak aşağı insin ve kamera tam o anda dursun. 
Öyle bir andı. Film karesi gibi. Hani esas oğlan esas kızı görür de küt diye kalır ya yerinde. 
"Noluyoruz yahu? içime bir oğlan mı kaçtı ne?" 
Vaaaoovv! Hakkaten  çok güzel(miş) be! diyorum..
Yayında Ahmet Selçuk İlkan var. Şiir okuyor. Arkada orkestra müziğiyle onlara eşlik ediyor. Anasını satayım o rüzgar nasıl güzel esiyor öyle...Hande'nin saçlarını yalıyor..
Öylece kalıyorum resmen.
Kar görmüş çocuk gibi düşün..
Göz bebeklerim filan büyüyor muhtemelen.
O an kendimi dışardan göremiyorum ama.
Tahmin etmek güç değil. 
Komik ama içten-im.
Rol yapacak halim yok. 
Resmen büyülendim.
Sonrasında o halimi anlatıyorum. "Gerçekten bu kadar güzel bi kadınla karşılaşacağımı düşünmemiştim. Fotoğraflarda bu kadar güzel görünmüyorsunuz. Resmen çocuk gibi saçlarınızın rüzgarda savruluşunu izledim"diyorum. 
Gülüyor..
ve ekliyor. 
"Bu çok mühim bak işte!  Bir erkek gözüyle de bakabilmişsin. İkinci bir gözümüzün olması hayatta baktığımız her şey için  çok önemlidir!" diyor. 
Aklımın bi yerine not ediyorum. 
İkinci göz! 
Ve sohbet başlıyor...
Sonrasında o kadar şahane o kadar farklı konularla ilgili enteresan şeyler anlatıyor ki (röportaja hepsini sığdıramasam da) görünen güzelliği bir adım geri çekiliyor. 
Budur! diyorum.
Başka da bi şey demiyorum! :)

 Yelpaze bu kadar geniş olunca nasıl başlayacağımı nerden soracağımı şaşırdım aslında. Ama şu an en çok  direksyonu astrolojiye kırdığınız o virajı merak ediyorum. Hep var mıydı içinizde bu merak, nerden esti nasıl gelişti? 

-Şöyle söyleyim astroloji her zaman vardı hayatımda. 15 yaşındayken de vardı. Ama tabi ki bu kadar kapsamlı değildi;  yalnız ben hep  meraklı bi çocuktum. Dünyada bi terazi burcu ölürken, başka bir terazi burcu doğuyor mu? Bir  tarafta başka bir denge var mı?  Herkes eşit mi ? Sonra araya başka mücedeleler giriyor tabi. Bildiğimiz hayat mücadelesi.  İstanbul'u kazandım, güzellik yarışması sunuculuk oyunculuk derken, bir gün bir  yorum sırasında 1999' da "Türkiye'ye önemli bi şey olacak çok ters açılar var ne olacak ne olacak?" derken deprem oldu o yıl mesala ve ben o olaydan sonra artık çok net olarak kararımı vermiş oldum aslında.
2000' li yıllarda başladım Astroloji eğitimi almaya yaklaşık  altı yıl.  2006' da da Yeni Aktüel dergisinde sayfa hazırlamaya başladım. Yeni Aktüel bu anlamda benim hayatımda çok önemlidir. Onlar şimdiye kadar Türkiye' de yapılmamış bi şey yapmak istediler. Çok özel sayfalar hazırladık o dönem; ama onlar o kadar açık fikirli olmasalar bunun yolu da bu kadar açılamayacaktı belki.


Bi yanıyla çok eğlenceli aslında

- Çoook eğlenceli..İnanılmaz keyif alıyorum ve düşününce tüm o yaptıklarım benim bugün ki Habertürk'te yazdığım günlük yazılarıma hazırlık olmuş diyorum. Bir de çok mütevazi olamayacağım bu konuda. Çünkü evet; astroloji için çok çalışmış çok emek vermiş insan var bu ülkede ama; bunun basında bu kadar yer bulmasında ve yayılmasında çok katkım olduğunu düşünüyorum. 

Astroloji bir bilim dalı değil bir inanç sistemidir deniyor. Sizin tanımlamanızı sorsam, astroloji aslında nedir? (böyleyse fala inanma falsız kalma cümlesini burç için de uyarlamak mümkün çünkü o zaman da çok manasız geliyor insana! Sanki batıl bir yanı da varmış gibi) 

-İnanç sistemi diye bi tanımlama  kesinlikle yok!

wikipedia'da öyle yazıyor mesela. 

-E wikipedia  insanların oluşturduğu bir şey.
Ama şu doğru evet;  Astrolojinin tanımıyla ilgili dünyada da çok fazla karmaşa var. Astroloji eski dönemlerde bi bilim. Astronomiden ayrılmayan, birlikte okutulan bir bilim;  ama insanlık tarihine baktığınızda Hz İsa'nın doğuşuyla birlikte skolastik düşüncenin Avrupa'ya  egemen olmasıyla unutulmaya yüz tutmuş ilimlerden bi tanesi.  Daha sonra 13 yy'da dünyada bunu canlandıranlar kimler biliyor musunuz? İslami düşünürler. Maşallah'lar Ebu Ma'şer ler.. Çok değerli islami düşünürler var.

Aslında islami düşünürler hep katı bakar böyle şeylere diye bilinir. 

-Yok o şu dönemde biraz öyle. Yani katı bakmaları aslında şöyle "Gaybı sadece Allah bilir-den yola çıkarak bunun biraz  sınırı aşmak olduğu söyleniyor ama; ben diyorum ki  "Evet,  Kuranı Kerimde bu var. Gaybı sadece Allah bilir;  ama gaybı Allah dilediği kula bildirir diye  bir  ibare de var. Bu sadece bi kula gelmiş bir kulun bildiği bi şey değil zaten.  Bu nasıl bi şey biliyor musunuz? Güneş sistemi  güneş merkezlidir ya, astroloji yer merkezlidir ve insanı esas alır. Ben bunu aslında biraz hayat felsefesi olarak görüyorum. Hayatı kolaylaştıracak bir araç olarak görüyorum. Ama işin içinde matematik var, bilimsellik var.  Beş bin yıllık bir öğreti bu. Sen bunu ya kullanırsın ya kullanmazsın bu kadar basit aslında.  

Bazı burçların özellikleri, o burcun insanlarıyla bire bir örtüşüyor;  ama bazılarının alakası olmuyor. Biz  mi öyle değerlendiriyoruz yoksa o durumlarda yükselen burç vs. faktörleri mi belirleyici oluyor? 

-Zaten benim bu işe başlamamın en önemli sebeplerinden biri bu. " Ee, 12 burç var 12 çeşit insan mı var? Nasıl olabilir böyle bi şey?" gibi.  Ben bilimselliği çok seviyorum. Bişeylerin sağlam bir zemine dayanması çok önemli benim hayatımda. Ben bu mantıkla baş koydum bu yola. Parmak izi gibi aslında ve hayır  benden bi tane daha yok, senden bir tane daha yok!Şu var; bizi biz yapan özellikler bizim doğduğumuz an, doğduğumuz saatte ve doğduğumuz şehirde yükselen burca göre şekilleniyor. O yüzden de mesela sen aslında bi başak burcu olabilirsin ama; senin yükselin  aslansa eğer, seni dış dünyadan kimse böyle göremez. Bi de bunların içine menüsünü merkürünü ay burcunu vs.kattığın zaman, binlerce kombinasyon var ve senin doğduğun anda gökyüzünde hangi alanların açık, hangi alanların kapalı tüm bunları bilebilmek için bütün bunların hepsine birden bakmak gerekiyor.   

Bi de aslında yükselen burç dediğimiz şey tam olarak nedir? Yalnızca doğum saatimizi bilmemiz yeterli mi? Bilmiyorsak öğrenme şansımız yok mu? 

-Yok.

Aa çok acı. Ben bilmiyorum. Yani annem  öğlen 12 dolayları diyor.

Bak o  güzel bi şey. Güzel bi noktaya parmak bastın.  Doğum saatimiz çok önemli. Sen işte çok araştırmacı çok eğlenceli bi insan olabilirsin ama hangi alanda? Yani güneşin 3. eve yerleştiyse sen iletişim alanında çok iyi oluyorsun, iyi bir ileşitişimci iyi bir yazar oluyorsun fakat; güneş 7. evdeyse senin eşin bu özelikleri gösteriyor, sen değil. Ya da 11. evdeyse daha fazla sosyal çevre ve arkadaşlık,   tepe noktadaysa kariyer konusunda bunları ortaya çıkarabiliyorsun.  Ama şöyle söyleyim, 2 aatte bir yükselen burç değişir gün içersinde ama o iki saat her yıl, her günde farklı özellikler gösterebiliyor.
 Rektifikasyon denilen bir olay var. Senin yaşadığın çok önemli, ama kırılma noktası denilecek kadar önemli olayları senin haritana yerleştirip senin tam doğum anını bulabiliyoruz. Çok zor çok uğraştıran bir işlem ama yaklaşık doğum saatin biliniyorsa evet;  imkansız değil.  
Gazetede  yapılan günlük burç yorumlarını okumak günlük hayatı kolaylaştıracak bi şey midir gerçekten?  Bunu çok komik ve saçma bulan birine “bak ama” diye başlayan bi cümle kursanız, devamını nasıl getirirdiniz?

E bi kere ben inanmıyorum diyen insanların hiçbirine bulaşmıyorum kesinlikle. Çünkü herkes kapasitesince uçabilir bu hayatta. O bunu öğrenmeye açık değilse,  hiç girmiyorum o konulara. Ben birini zorla ikna edemem o insanın bunu bilmek istiyor olması lazım. Kendimden biliyorum bi kere, ben ikna olmam açıkçası o şekilde. Kendim araştırmak bulmak isterim. Günlük olarak bakmaya geliceksek de, e o gün eğer sert etkiler varsa bunu bilmek işimizi kolaylaştırır tabi. O zaman "bak ama" demeyim ama; şöyle bişey söyleyebilirim o insana. Bugünü geçirin, bugünü geçirdikten sonra burç yorumunuzu okuyun. Ben mesela yaklaşık bir saatimi ayırıyorum gün içinde buna. Bayramdaysak "bu bayram" diye girerim.  Pazar günüyse işten bahsetmem. Çok güncel takip etmeye çalışıyorum Bu  cumartesi pazarın yazısını ben bu gece yazacağım mesela; çünkü sen beş günlük bayram tatilindesin ama astrolog yazmış onu önceden iş hayatında şunlar olacak diye. E hiç bir geçerliliği yok ki onun.



Gelelim en mühim konulardan birine. Gönül meselelerinde, burçların birbiriyle uyumuna ne kadar dikkat etmeliyiz? Asla ve kat-a bir araya gelmemeli dediğiniz iki burç sorsam mesela? Var mıdır böyle bi şey ?

-Yok! olmayacak diye hiç bişey yok hayatta. Evet birbiriyle anlaşamayan burçlar ve  elementler var; ama mesela ben hiç bir şekilde  bir araya gelemez denilen burçlar arasında otuz kırk yıl bir aşk yaşandığını gördüm. Tabi orada da  haritalarının uyumlarına bakmak lazım. Dediğim gibi, belki güneş burçları yani öz burçları uymayabilir ama venüsleri marsına birbirine güzel açılar atıyorsa, merkürü venüsü ile güzel bi kavuşumdaysa o insanlar ömür boyu ayrılmayabilirler.
Peki “valla bence evlensinler, boy boy da çocuk yapsınlar, ömür boyu mutlu olacakları kuvvetle muhtemel “ diyebileceğiniz kadar birbiriyle uyumlu iki burç istesem ?

Öyle bişey yok ama şöyle cevap verebilirim bu soruya. Ateş grupları,  koçlar aslanlar ve yaylar hem kendi içinde hem hava gruplarıyla,  yani ikizler terazi ve kovayla iyi anlaşırlar. Niye? Çünkü hava ateşi  körükler,  ateş de havayı ısıtır. O yüzden bu ikili burçlar bir araya geldiği zaman ortada güzel bi enerji çıkar. Mesela bir ikizlerle bir koç'un birlikteliği her zaman uyumludur. Aynı şekilde bir arslanla terazi de öyle.  Toprak gurupları;  boğa başak ve oğlaklar için de,   su grupları çok tamamlayıcıdır. Yengeçler akrepler ve balıklar.  Çünkü toprağın suya ihtiyacı vardır. Toprak kurudur ama onu sularsanız güzel ve verimli etkileşimler ortaya çıkar.  Su genelde ateşle anlaşamaz;  çünkü su ateşi söndürür. Toprak da ateşi söndürür. Toprağın içinde hiç hava yoktur. O yüzden toprakla hava da anlaşamaz. Suyun içinde hava kabarcıklar halinde hapsolmuş haldedir. O yüzden suyla hava da anlaşamaz. Yani burdan yola çıkarak eğer burların elementini biliyorlarsa,  bütün burçların uyumunu bu şekilde çözebilirler. 

İnsanın böyle bi işle meşgul olması kendi psikolojisini ne kadar etkiliyor peki? Önemli bir karar alacağınız zaman, ya da özel hayatınızda yaşadığınız her hangi zor bi durum karşısında oturup yıldızların durumuna bakıyor musunuz mesela? Ya da ciddi ciddi böyle sebeplerle bi işinizi ertelediğiniz ya da tamamen vezgeçtiğiniz oldu mu hiç ? 

Yani sonuçta hayattayız ve hayat da bi şekilde akmak zorunda elbette.  Tabi ki bakıyorum; değiştirebiliyorsam eğer değiştiriyorum; değiştiremiyorsam da demek ki bundan da öğreneceğim bi şey var diye düşünüyorum.  Biraz tevekkülle bakmak lazım gibi geliyor bana. Ben hep şunu söylerim mesela, bilmek sorumluluk getirir.  Bunu bu netlikte söyleyen astrolog da azdır  aslında. Yani biz hep bir işaret arıyoruz.  Gökyüzünden bir işaret arıyoruz, radyoda sevdiğimiz bi şarkı çıkıyor ordan bi işaret çıkarıyoruz "evet işte bugün şans benden yana" gibi. Oysa her şeyin anahtarı bizde, bizim içimizde biraz da.

Söylemesi kolay yapması zor aslında ama bu söylediğinizin. Yani ben çok agrasifim mesela; yani agresifim dediğim her şeye çok çabuk sinirleniyorum ama bi türlü  çözemiyorum bunu.

Ne münasebet tabi ki çözebilirsin! Bak bunu söylemen bile değişimin başladığı nokta aslında. Bi şey seni rahatsız etmeye başladıysa değişme zamanın gelmiş demektir zaten.

O dediğiniz anahtarı ben bulamıyorum işte bu konuda.

-Asla böyle bi şey yok. Bulamıyorum diye bi şey yok. Yeterince denememek diye bir şey var. Bin tane metot var. Denemek "bi kaç kez denedim olmuyor " gibi bi şey değil kesinlikle.

Nasıl bi şey?

Oldurana kadar uğraşmak gibi bi şey! Emin ol bu güç senin içinde var. Hepimizin içinde var.

Babam çok öyledir mesela. Küçükken hep çok eleştirdim babamın bu yönünü ama büyüdüm aynısı oldum.

-Bak işte burda senin farkındalığın başlıyor aslında. Çünkü gördüğün ve öğrendiğin yöntem o. Küçükken şiddet görmüş insanlara bak mesela. Bir çoğu yetişkinlik döneminde bu yönteme başvuruyor. Bunu hayatı boyunca farkedemeyen insanlar var. Sen bunun farkındasın en azından ve bi şeyin üstesinden gelebilmek için büyük bir başlangıç aslında. Biz her konuda çok kolaycıyız. "Uğraştım olmuyor, denedim olmuyor" Böyle bi şey yok. Unut bunu. Sil.

Kahkahalar :))
Kitapçıklarınıza bayıldım.Özellikle kitap demiyorum küçük küçük masal kitapları gibi. 

-Hain Astrolog vardı eskiden bilir misin? Dengesiz terazi filan diye konuşurdu. Biraz da o mantıkla dediğin gibi, hem masal gibi hem de eğlenceli bi şey yapmaya çalıştık.

 Tabi ki hepsini sorarak sizi o denli yormam mümkün değil;  ama mesela kura çekmişim de bu burçlar çıkmış diyelim. Onları da günün şanslıları olarak kabul edelim. Oğlak, başak, aslan bir de ikizler burcu olsun. Birer kelimeyle en belirgin özelliklerini istesem…

Oğlak: Sorumluluk sahibi ciddi planlı zamanı iyi kullanan.

Başak; Titiz, mükemmeliyetçi, herşeyi analiz eden, aynı zamanda sağlığa önem veren, bi anlamda mızmız biraz kılı kırk yaran bi burç ve mantık çok öndedir Başaklarda.

Aslan; Gösterişli bi burç alkışlanmayı takdir görmeyi kabul görmeyi çok nemseyen bi burç ama bi o kadar da sıcak cömert ve sosyal olurlar Burçlar kuşağının en iyi organizatörü aslandır. Hayat onlariçin bi sahne zaten. En güzel şekilde de oynuyolar orda. Yani onu kimse alkışlamıcaksabi aslan çok mutsuz olur.

İkizler: Meraklı,  çok kolay adapte olabilen, değişken bi burç. Çok zeki, uyanık ve sosyal. Çok kolay iletişim kurar. 

Biraz astrolojiden uzaklaşmak istesek..oyunculuğu tamamen bıraktınız mı? yoksa belalı eski sevgili gibi zırt bırt kapınızı çalıyor mu? 

-Oyunculuk hiç bırakılır mı? Asla! Oyunculuk beni bırakana kadar ben onu bırakmayacağım. Ama Türkiyede biraz böyle algılanıyor malesef. Çoğu yapımcıdan duyorum bunu, Hande bıraktı oyunculuğu yalnızca astrolojiyle ilgileniyor gibi. Alakası yok. O aşk benim hep içimde ve düşün ki dünyanın bin bir türlü halini oyunculukla yaşayabiliyorsunuz.. Bu kadar zengin başka bi uğraş yoktur bile diyebilirim..

Bi taraftan da tv de programlarınız  devam ediyor şu dönem. Çok klasik bir soru ama gene de sormak istiyorum. Duygusal olarak sizi bu yaptığınız işlerin  hangisi daha çok doyuruyor?  Var mı bu  netlikte verebileceğiniz bi cevabınız?  

Oyunculuktaki tatmin hepsinden daha yüksek; ama çocuğunu ayırt etmiş anne gibi hissediyorum böyle söyleyince de. Sunuculukta o canlı yayın akışı beni çok keyiflendiriyor mesela. Bunu çok konuşur insanlar  "anda yaşa anda yaşa" gibi. O  anlamda demiyorum ama yaşadığımız psikolojik sıkıntıların bi çoğunun kaynağı o anda yaşama-mak! Astroloji desen zaten benim için bambaşka bi dünya. Başka bir yolculuk. Bunu kimi  dinle kimi felsefeyle kimi başka bir öğretiyle yapmaya çalışıyor ben de bunu astrolojiyle yapıyorum işte, bir de üstüne para kazanıyorum düşünsene. İnsanın hobisini iş olarak yapması ve bundan para kazanması kadar keyifli bi şey de yok hayatta.  

Bir eski Türkiye güzelini bulmuşken bunu sormamak olmazdı. Biraz da halk diliyle sormak istiyorum. Güzellik başa bela mıdır gerkçekten? Yoksa bir nimet mi?  Hande Kazanova’nın güzellik anlayışı nedir?

-Bizim zamanımızda bu kadar kanal yoktu. Adımızı duyurabileceğimiz tek mecra neredeyse güzellik yarışmaları gibi bir durum vardı ve o dönem çok ciddiye alınırdı herkes kitlenirdi resmen.  Gaye Sökmen ajanstayım o zaman. Ha ama  şimdiki aklım olsa katılır mıyım?? Katılırdım heralde gene ya. O da çok  keyifliydi çünkü. İnsanların görmediği çok şey var orda.  Bi kere askerlik gibi çok sıkı disiplinleri olan bir kamp hayatı var.  Belki ilk defa evinizden ayrı kalmışsınız. Bi yandan hiç tanımadğğınız bi ortam bir sürü kız var;  bi yandan arkadaş olmak istiyorsunuz ama aynı zamanda rakip gibi görüyosunuz.. O da apayrı bi deneyimdi. Güzellik anlayışımı ifade edeceksem de belki çok klasik olacak ama güzellik gördüğün şeydir aslında. Nasıl algılıyorsan nasıl görmek istiyorsan öyle görüyorsun tamamen.

 Peki çocukken kurduğunuz hayalleri kocaman bir bahçe gibi hayal etsek. O bahçenin içinde çocuk Hande’nin oynamaktan en zevk aldığı oyunla bugün yaptığı uğraşlar birbirine benziyor mu? Ve Evet! Ben aslında hala aynı oyunları oynuyorum diyebilir misiniz?    

-Ya! ne kadar güzel bi soru.. Çocukken ben uçak mühendisi olmak istiyordum. Uzaya gitmek istiyordum. Gökyüzüne çok bakardım... Yıldızları çok merak ederdim. Biraz insanlara uçuk gelebilir bu ama ben hayatı dünyadan ibaret sananlara inanamıyorum ve en önemlisi aslında meraksız bir hayat düşünemiyorum ben. Şu an yaptığım iş  de gezegenlerden haber almak gibi aslında düşününce. Şu an bana desen ki "Handecim kapsülümüz var hazır! hadi kalk gidiyoruz" çocuğum yok ama mesela evliyim eşim var annem, babam ailem..ama o merak her şeyi geride bırakıp harekete geçirtebilir beni inan. Sonra yaptığım diğer işleri düşünüyorum, şu an hiç değilim ama ben çok süslüydüm eskiden. Çocukken de hep öyleydim. Elimde bi fırça sürekli şarkı söylerdim. Radyo tiyatroları vardı o zaman. Çok yapardık onu da. Ve şimdi böyle düşününce evet yaa dedim! ben hala aynı oyunları oynuyorum..


" Şöyle bir  çocukluk anım var mesela, çok sevdiğim ve hala görüştüğüm bir çocukluk arkadaşımla.  Biz böyle Foça'da evin çatısına çıkar ayaklarımızı sarkıtırdık. Tuba hep derdi ki "ben evlenicem çocuklarım olucak" ben de hep " aa niye evleniyosun ben istanbul'a gidicem, ben televizyoncu olucam" derdim. Şimdi konuşuyoruz bazen öyle. Tuba diyor ki  "Hande ya! düşünsene şaka gibi. Ben hep evlenicem çocuk yapıcam derdim. Ben gerçekten hemen evlendim çocuk yaptım. Sen de İstanbul'a gittin ve televizyoncu oldun. Ne dilediysek o oldu  resmen."

Bana bir uzman söylemişti bunu bir de farklı bir  şekilde.  Handecim 80 yaşında nasıl hayal ediyosun  kendini diye sordu.  Foça' da bi taş evde,   yazıyorum, okuyorum,  araştırıyorum... Harika güzel müzikler dinliyorum. Üst katta çok güzel bir netvork ağım var. İnanılmaz güzel bir manzara var önümde. Kedim var köpeğim var, bütün hayvanlar evin içinde. Güldü birden "Kocan nerde? çocukların nerde?" dedi. Kaldım öyle..Bilmem..ben hiç onları hayal etmedim ki dedim. Ama tabi aslında şunun için anlattım bunu. Sonrasında şunu söyledi bana mesela. 80 yaşında o söylediğin hayatı yaşamak için bugün o hayata giden doğru adımları atıyor olman lazım. Varmak istediğimiz yerle yürüdüğümüz yol birbiriyle ne kadar uyumlu? Hayal kurarken, bir şeyi dilerken  buna çok dikkat etmek lazım gerçekten. 
Kuantum vb hemen hemen bütün düşünce sistemleri şöyle bi şey söylüyor hani. “Almak değil vermektir esas olan!” Vermek insanı daha mutlu eder denir. Tamamen kişisel olarak kendi özelinizde soruyorum. Hande Kazanova’nın bu hayattan aldığı ve hayata verdiğini düşündüğü en büyük hediye nedir?

-Aaa ne güzel bi konu. Valla bu hayatın bana verdiği en güzel hediye merak. Sorgulamadan kabul etmek diye bi şey yok benim hayatımda. O yüzden çok okuyorum çok araştırıyorum her şeyi. Ha kullanabiliyor muyum her zaman tabi ki değil.  Bazen isyan ediyorum ağlıyorum, içime kapanıyorum bunlar da çok doğal, olması gereken şeyler. Böyle bakınca da bana verilen en güzel hediye meraksa ve ben bu yolla ne öğreniyor neyi deneyimliyorsam onları paylaşmayı, bilgiyi paylaşmayı çok seviyorum..ve bunu her şeye uyarlayabiliriz tabi. Eşya için de geçerli bu. Vereceksin ki yenisi gelsin! Bu benim hayat mottolarımdan biri diyebilirim.

Hiç özel bir işiniz olmadığı bir sabah. Sadece kendinizle baş başa olmak istiyorsunuz…Elinize bi kitap alıp en sevdiğiniz köşeye kuruldunuz.
-Ne içiyorsunuz?

En sevdiğim şey yalnız kalmak. Çok kalabalığı da çok severim biraz tezat gelecek belki ama.
Filtre kahve. Sabah mutlka sütlü bi filtre kahve güzel böyle ağır aromatik bi koku düşün böyle...dağların o islerinin arasından gelmiş gibi düşün...

kahkahalar :))

Ne dinliyorsunuz?

Yabancı müzik çok severim. Rock çok severim. Funk rock caz.  Elin Parssons  diye bi prodüktör var. Senede bri kere kendi gurubunu toplar ve kendi ürettikleri şarkıları çalarlar.  en sevdiğim şarkıları I in  the sky.  Gary Moore çok severim. Böyle çok daha yumuşak beni hayata hazırlayacak one day the sun will shine on you mesela. Aslında çok  hüzünlü girer şarkı ama der ki sonunda "bi gün güneş senin için parlayacak!"
Türkiye'den söyleyeceksem de MFÖ benim çocukluğumdan beri çok hayranı olduğum bi gruptur. Hatta her yerde espirisini yaparım "beni nüfuslarına  alsalar ne olur sanki" diye.  Barış Manço'nun dönencesini çok severim.. Pilli Bebeği çok severim. Yenilerden Mabel Matiz'i severim. Türk sanat müziği desen ölürüm resmen.. Yurt dışında komo gölünün yakınında "benzemez kimse sana" 'yla evlendim çok çok keyifliydi.

-Hangi kitabı okuyorsunuz? 
Ursula  Le Guin çok seviyorum Yerdeniz üçlemesi ve Mülksüzler.  Mülksüzler'i defalarca okuyabilirim. İskambil Kağıtlarının Esrarı, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Bitmeyecek Öykü, Sinekler Tanrısı, Hayvan Çiftliği, Koku ve Parfümün Dansı. Çok var tabi o yüzden tek bir  kitap adı söyleyemiyorum. Fantastik bilim-kurguyu çok seviyorum.

Tamamen fantastik bi dünya yaratanlar bana yarı şizofrenmiş gibi geliyor. :))

-Ben büyük bi gıptayla bakıyorum onlara ve hep şöyle düşünüyorum aslında. Bu bi insanın aklına geliyorsa, ya bi yerlerde oluyondur bunlar;  ya da olmaya hazırlanıyordur.

Aaa! ne kadar enteresan bi fikir. 

-Onlara yarı şizofren dedin ben de şimdi böyle düşünüyorum diye yarı deli gibi algılanmak istemem tabi ama; gerçekten çok inanıyorum buna!

SON SORU; En son ne zaman mutluluktan ağladığınızı hatırlıyor musunuz? Ve çok özel değilse neydi o neden?

Ya bi şey diyim mi? o kadar ota çöpe ağlarım ki...Yaklaşık üç hafta önce evde oturuyorum yazımı yetiştrmeye çaışıyorum o gün Habertürkten telefon geldi Haftasonu programı için ve ben hüngür hüngür ağladım. Çok özlemiştim çünkü sunuculuğu ya da  demin bi şey konuşuyorduk senin gözün doldu benim de gözüm doldu bıraksan ağlarım yani. Bir de ağlayabilen insanların hasta olmadığını çok iyi biliyorum... 


dipnot: Kolaj halinde gözlüklü fotoğrafları röportajdan sonra arabada "hadi selfie yapalım mı Hande!" şımarıklığı yaparak çektim. Elinde mor çiçekleri tuttuğu fotoğrafı çekerken de "bunu röportaja koymam bana hatıra kalsın" diyerek çektim. Ama o "imaj" mevzusundan o kadar sıyrılmış ki.   "Aaa hepsini koyabilirsin!" dedi.
Çok çok çok teşekkür ediyorum..En çok da içtenliği için..
.