23 Ağustos 2013 Cuma

Ayşe Özyılmazel ile; aşkın eşiğinde...!

Sevdiğim insanlarla anılarım var benim. Eminim sizin de var.
Hiç tanımadığın biriyle ama; tanımadığın ama bi duyguyu bi aklı paylaştığın insanlarla.
O paylaşımdan bir sevgi yarattığın, sonra yaşanmışlıklarının arasına aldığın bir anı.

Canın sıkkınmış mesela, bulunduğun yerde artık bulunmak istememişsin. Bir mazeret uydurmuşsun işte ne bileyim! Başım ağrıyor, hastayım ya da annemle buluşacağım demişsin.
Evet evet aynen öyle; bildiğin yalan söylemişsin.
Basıp gitmişsin sonra.

Çeşmedeydim. Güneş beynimin suyunu ekşitmişti. Darlanmak deriz hani.  Bilirsin o ruh halini...
Darlanmıştım.

"Ben gidiyorum...selametle :) başım ağrıdı deyip koyuldum yola.
Amaçsızca...
Artık yol nereye çıkarsa?
Ayaklarım beni marinaya götürdü.
Baktım köşede D&R.
Süzüldüm içeri.  Gözüm bir kitaba ilişti.
"Kalpten düşme" diyordu kapağında ve soruyordu sonra: Sahi ben neye inanmıştım?

Bir kitabın kapağında soru varsa bu çok mühim bişeydir.
Çünkü hayat cevaptan çok sorudurya aslında...
Tek başıma kuruldum bulduğum ilk münasip köşeye.
 Soluğu 67.sayfada aldım :)

Diyordu ki Ayşe Özyılmazel;
"Malzemelerim daima eksik. Limon tek. Buz desen ancak bir bardaklık çıkar sana"

Seviyorum işte "hazırlıksız" kadınları.
Hazırlıksız yakalananları...
Kafasının arkasında başka bir plan yok demek ki diyorum. O kadar hazırlan-mamış.
Bişeyleri eksik...oluruna bırakmak değil de hani, olduğu gibi!
Çok mu mana yüklüyorum her şeye?
Belki...!?
Belki de değil.
Tam düşündüğüm gibi.
Olduğu gibi.
Yeniden başlamak eylemi  çok inandığım bi şey değil; ama kitabınız Kalpten Düşme'yi okurken resmen öyle bir duygu geçti bana. Küllerinden yeniden doğmuş bir Ayşe Özyılmazel! Siz peki böyle bir kavrama inanıyor musunuz? 

-Yok öyle bir şeye pek inanmıyorum. İnansam da kitaptan çıkarttığım sonuç ve hissim böyle değil. Küllerimden doğduğum değil, yaşadıklarımla eğilip büküldüğüm sonra doğrulduğum, kendimi sorguladığım ve sorgulamaya devam ettiğim doğrudur.

Kendinizi ifade etmenin en kolay yolu olduğu için mi yoksa hep bir puzzle'in eksik parçasını arama arayışı mı? İnsan ancak "rahatsızsa" yazar demişti biri bana! Bir insan neden yazar sizce? Ayşe Özyılmazel neden?

Aramızda kalsın ama ben de insanın mutsuz, rahatsız, huzursuzken yazabileceğine inanıyorum. Mutluyken yiyip içmek, yan gelip yatmak, seyahat etmekten başka birşey gelmiyor aklıma. Beni yazmaya iten şey duygularımın yoğunluğu, düşünmek, sorgulamaktır.

Kalpten Düşme, sf: 119 Zırıl Zırıl diye başlayan bölüm:

Üzgünüm...gözlerine kadar özgürlüğüm...! diye bi cümle var. Altını kırmızıyla çizmişim. Ayşe Özyılmazel'in özgürlüğünü bir çift insan gözüne teslim etme ihtimali var mı gerçekten? O dizedeki kasıt tam olarak nedir?

Şimdi şöyle anlatayım. Birini çok sevdiğimiz, bizim için çok önemli olduğuna inandığımız ve o kişinin onayına aç olduğumuz zaman özgürlüğümüz de onun gözlerindeki duyguyla sınırlanıveriyor. Bu oluyor. Zaman zaman hepimize oluyor. Özellikle ebeveynlerimizin karşısında. Burada bambaşka bir duygu söz konusu, aşk değil, onaylanmak, biricik olmak isteyip olama-mak.

Peşin Peşin diye başlayan bölüm:

Herkes bi'şeyin peşinde diye başlıyor. Ben senin eşiğinde...diye bitiyor.

Ordaki "sen" en çok kim?

a) Benim! çünkü bu kitap aynı zamanda kendi iç dünyama çıktığım bir yolculuktu. 
b) Sensin! yani okur.
c) "B" anlayan anlamıştır!
d) Hepsi
e) Hiçbiri

Aşk! Ben hep aşkın eşiğindeyim.

Alaçatı yazısı beni tek kelimeyle mahvetti.
İlk okuduğumda tüylerim diken diken olmuştu.
İkinci de offfff çoook güzel dedim. Üçüncüde insanlığıma yenildim merak ettim.
O yazı gerçek bir mecaz sanatı mı? Ordaki Alaçatı gerçekten Alaçatı mı?

O yazıyı tam da kış vakti Alaçatı’da yazdım. Oradaki hem Alaçatı, hem değil. Alaçatı ve ben ve aşk. Tamamen hesapsız, plansız, kalpten bir yazı. Ben de çok severim...

Nihat Genç'in bir kitabı çıktı Edebiyat Dersleri adı. Okumadım ama kitabın kapağını gördüm ve aynen şöyle yazıyordu: Ben sizden değilim; ben edebiyatı karşılıksız sevdim! Yazdığınız yazılar söylediğiniz şarkılar da dahil böyle bişeye inanıyor musunuz? İnsan neyi ne denli karşılıksız sevebilir?

Karşılıksız sevmek çok zor. Belki de yalnızca insanın evladına duyabileceği bir his. Ya da bilemiyorum belki de bir sanata. Ama bir insana karşılıksız sevgi duymak hem çok yüce hem de altından kalkılması zor bir hal. Çünkü sevgi beslenmek ister. Beslendikçe büyür. Bir duvarı yalnızca duvar olduğu için sevebilir misin? Eğer bunu becerebilirsek zaten yerden yükselmişizdir. Ben müziği karşılıksız seviyorum diyemem, ya da edebiyatı. Onlar bize birşey vermeseydi sevebilir miydik?

Eminim ki defalarca sorulmuş bir soru. Bu nedenle yazı mı müzik mi ? demeyeceğim;  onun yerine yazı hangi duygunuzun karşılığı müzik en çok hangi yönünüzü besliyor diye sormak istiyorum?

Yazı konuşamadıklarımın, anlatamadıklarımın, iç dünyamın karşılığı. Müzik de öyle. İyi hissetmemin yolu, kendimi ifade edebilmenin, bir işe yaradığımı hissedebilmemin.

Köşe yazarlığı, müzik kitap derken tüm bu yoğunluğunuzun ortasında bir de blog sayfanız çıktı. Şahsi olarak çok eğlenceli buldum en çok da tavsiye notlarınız için girip bakıyorum. Blog fikri nasıl gelişti? Kaba tabiriyle nerden esti? 

Uzun zamandır istiyordum, üşengeçliğimden yapamamıştım ancak sonradan kendi dergim gibi bir blog oluşturmaya karar verdim. Bu yazı Ayvalık’ta geçirdik. Denize gir, güneşlen, kitap oku bir yere kadar. Kendimi,  hayatı yaşadığım gibi sansürsüz, bu yazı da şimdi yazılır mı demeden yazıp paylaşmak istedim ve çok da sevdim.

Bir de blogunuza girdiğim zaman şunu farkettim. Sabahtaki köşenizde özel hayatınızdan neredeyse hiç bahsetmiyorsunuz; ama blogta sevgilinizin resmini bile paylaştınız. Orası daha mı eviniz kendiniz gibi hissettiğiniz bir alan? En çok orda mı özgür hissediyorsunuz?

Aynen öyle. Gazeteye yazmanın belli raconları var. Orası bir kuruma ait. Blogun tamamen sana ait. Müzik de paylaşabilirsin, fotoğraf da, yemek de pişirebilirsin.

Ben size sorularımı hazırlarken bi arkadaşımdan "napıyorsun?" diye bir mesaj düştü telefonuma. 10. Sorudayım hadi benim yerime bir soru sor ne sorardın ? diye yazdım. 

O şımarıklığından ingilizce sormuştu ama ben hiç o topa girmiyor en Türkçe haliyle arkadaşım Kağan'ın sorusunu yöneltmek istiyorum:

Ayşe! siz özünde "ne" arıyorsunuz? "nerde" arıyorsunuz? 

Çok güzel bir soru Kağancım! :)  Bunun cevabını tam bilemiyorum ama şöyle diyebilirim; özünde ben de herkes gibi kendini arıyorum.

Can Yücel'in bir dörtlüğü var. Ne zaman aklıma gelse içime ok gibi bi şey saplanır. Bi yandan da dünyanın en güzel aşk sahnesi gelir gözlerimin önüne.
Diyor ki: Yabancı bir Televizyon görüncesinde bitkilerin nasıl çiftleştiğini seyrederken ağlıyorum...
derken, aklıma geliyor Güler'le ilk sevişmemiz.
Orda da ağladığımı gülerek hatırlıyorum...

Siz hiç sevişirken ağladınız mı?

Çok özel bir soru. Sana bunun cevabını istersen veririm; ama  burada değil.

Hayatın her alanında hepimizin insan olarak en incindiği noktadır hani "anlaşıla-ma-mak!"
Ayşe Özyılmazel anlaşıla-madığını hissettiğinde ne yapar? Neye ya da kime tutunur?

Anlaşılamadığımda eğer karşımdaki sevdiğim biriyse tekrar tekrar anlatmaya çalışırım yok anlamak istemeyenler tanımadıklarımsa yapacak birşey yok. Sağlık olsun.

Yazılarınızı okuyan, şarkılarınızı dinleyen kısaca rol model alan iki tane kız çocuğu hayal etsek... En fazla 8-9 yaşlarında olsunlar. Biri İstanbul' da ya da Tekirdağ'da yaşıyor olsun. Diğeri Hakkari' de ya da  Erzincan'da. 

Bi şekilde bizim bu söyleşimize denk gelmiş olsunlar. O iki kız çocuğuna aynı mesajı mı verirsiniz yoksa söyleyecekleriniz farklı olur mu? Ne söylemek istersiniz?

Yaşadığımız yerin neresi olduğu önemli değil, bizim esasen kim olduğumuz, ne istediğimiz, ne hayal ettiğimiz önemli. Hayat kolay değil, herşey bir anda gerçekleşmiyor ama hayal edince, isteyince, çalışınca imkansız diye birşey yok!  Hayalsiz kalmayın, sıradan olmayın.


KISA KISA:

Romantik aşk filmi diyince aklıma:   NOTTING HILL  gelir!

Çocukluğumda bilinçli olarak okuyup adını hatırladığım ilk kitap:  ÇOCUK KALBİ

Bir insanda beni en çok:  ÖZGÜVEN cezbeder.


Islık çalmayı biliyor musunuz?
-Deniyorum deniyorum olmuyor, olmuyor :)

çay mı kahve mi?
-Çay.

Bira mı şarap mı? duruma göre başka menem bişey mi?
-Rakı

Topuklu mu sandelet mi?
-Sandalet

Bu da alakasız bir nostalji olacak ama bulunduğum mekanda soruları hazırlarken bu şarkı çalıyordu.  Aşk her şeyi affeder mi? :)

-Affedebilir. Eskiden affetmez derdim, şimdi sevmek ve emek vermek ne kadar zor biliyorum, eski fevriliğimi artık takdir etmiyorum. Evet, aşk herşeyi affeder ama bunu sevgilim duymasın.

SON SORU: Sahi! siz neye inanmıştınız? Cevabını bulabildiniz mi? 
Çok şey var inanıp hayal kırıklığına uğradığım ama çıkarttığım tek şey var; insan önce kendine inanmalı!

Tüm kalbimle çoook teşekkür ediyorum. Ne kadar mutlu olduğumu anlatamam.  
Ben teşekkür ederim, sorularınız çok güzeldi. Blogunuzu takip edeceğim.

10 Mart 2013 Pazar

Hazal Yılmaz ile..."anlam...arama...!"


Bazı şeyler insan hayatında "zorunluluktur" hani. Yapmak zorunda hissedersin ve yaparsın.
Bazıları adettendir...müfredata uyarsın!
Bazılarını arada bir canın ister,  geçerken uğrarsın!
Bazıları alışkanlıktır, öylesine, düşünmeden  elin ayağın gider.
Bazı şeyler de vardır ki  -maksatlı- bir tercihtir!
senin için artık bir -ihtiyaç!-tır.
Yapmazsan olmaz!
Yapmazsan eksik hissedersin.
Ve sadece kendin için yaparsın.
Sana verdiği haz için, hissettirdiği doyum için, ruhunu beslediği için!
Ve her koşulda "iyi geldiği" için...
Hazal Yılmaz ismi benim için böyle bi duygunun karşılığı.
O benim "bilinçli" bir tercihim, çünkü ondan çok şey öğreniyorum...
Ve de o benim için bir ihtiyaç artık!
Olmazsa olmazım!
Olmasa  eksileceğim...!
...

Hayatım boyunca kelimelerle bi derdim oldu benim. Öyle gelişigüzel elimi kolumu sallaya sallaya önünden geçip gidemedim.
Bi kitapta okudum, altını çizdim. Bi duvarda gördüm...önünde durup, düşündüm....
Bi şarkıda duydum, içime çektim.
Bi adam eğilip kulağıma söyledi, mest oldum, kendimden geçtim...!
Bi sokak çocuğu ağzında geveledi...boşlukları kendi aklımda doldurdum.
Bi "kadın"  blogunda yazdı "Ben hiç, babamın mezarına gitmedim!" dedi.
gözümde yaş birikti...!
Adı Hazal Yılmaz'dı!
...

Şimdi "o kadına" sormak istiyorum;
Hazal Yılmaz kim? özünde siz kimsiniz ve bana bütün bunları nasıl hissettirmiş olabilirsiniz?

-Bu konuda arkadaşlara sorma joker hakkımı kullanıp, şunları elde ettim. Sansürsüz söylüyorum: Sabırsız, kararlı. İş devreye girdi mi obsesif, inatçı, dediğim dedik! çok iyi dinleyici, Blogger olmasa psikolog olup kendi söküğünü dikemezmiş.Heyecanlı olduğu şiddette de asabi. Yalnızlık sahibi. Hayal sever..yaratıcı, sorumlu, umutlu, despot, ukala, zeki, cazibe sahibi, tez canlı ve cevaplı, bugünün işini on dakika sonraya bırakmaz, peşinden cehenneme gidilesi serseri, profosyonel turist. Türk değil fransız olmalıymış. ilham kaynağı, kuru yemiş kemirgeni. Türkçe sözlü hafif müzik radyosu, aman dikkat ikna eder! Jamiroguai Cozmic girl veya U2 Mysterious Ways şarkılarındaki gibi.

Çıkış noktanız aslında insanlara bi "yol tarifi" vermek gibi.   Hem karnımızı hem ruhumuzu  en iyi şekilde -doyurmanın- yollarını anlatıyorsunuz.  Ne var ki bu iş dışardan bakıldığında bile  inanılmaz yorucu gözüküyor insana! Sizin de bi yazınızda sitem ettiğiniz gibi -hayat sana güzel Hazal!- diyenlerin aksine, inanılmaz bir çaba ve emek görüyorum ben size baktığımda. Çok satan bir gazetenin köşesinden seslenmek gibi bi lüksünüz de oluşmuşken üstelik; blog yazmaktan vazgeçmeyip, bu işi  bu kadar arzuyla devam ettirebilmenizin sebebi sizce nedir?

 -Bu kadar  güzel bi soruya kısa bi cevap vereceğim belki ama, bazen basit olmak gerekir denkleminden yola çıkıyorum. Tutku! yaptığım şeyi yapmaya devam etmemin tek sebebi sürekli kurban psikolojisinde yaşayanların aksine bi kez yaşadığımıza ve bundan sonuna kadar zevk almamız gerektiğine olan inancım.

 Malesef artık değil ama eskiden Ahmet Altan'ı çok sever çok okurdum ben.
Ve onda en hayran olduğum özelliklerden biri en avam durabilecek kelimelere bile resmen bi "asalet" kazandırmasıydı. Misal "orospu" kelimesini öyle doğal, öyle zarif  kullanırdı ki, bi arkadaşımın şöyle bi cümle sarfettiğini hatırlıyorum. "Yemin ederim Ahmet Altan'ın kaleminden okuyunca insanın "orospu" olası geliyor! :) Aynı şeyi sizin kalemizde de hissediyorum ben. 
Çok bıçak sırtı bi durum değil mi aslında? Kelimeleri kullanırken nasıl hem bu kadar pervasız  olup,  hem de o kalemin kalitesini bu kadar koruyabiliyorsunuz?

-Ben yazarken kelime yerine yerleşiyor. Bok vardı bunu yapacak diyorum mesela çünkü o kelime içinden öyle bi çaresizlik duygusu içinde çıkıyor ama beni başka kadınlara karı diye hitap ederken ya da Allah belanı versin diye beddua ederken bulamazsınız! Genellikle kullandığım jargon bir aşağılamanın değil, bir isyanın eğrisi.

Peki binlerce takipçisi olan, bu kadar çok okunan ve  hayatını  burdan kazanan bi blogger olarak Hazal Yılmaz'ın kendisi  bu hayatın içinde  "özünde" neyin peşinde desem?

-Her anlamda özgürlüğün. Kimi zaman bunu tanımadığım bir şehrin sokaklarında hiç kimse olarak, hatta adını geçmişini değiştirdiğim küçük oyunlarla yapıyorum. Bazı hallerde de rutininde yaşadığım günlere uzun zamandır görmediğim bi arkadaşı alarak "hadi ilk otobüse atlayalım demişliğim de var. Bi gece  yarısı Berlin'den Poznan'a giden trene kurulmuşluğum da.Seyyahlık bir meslek olsa iyi icra ederdim.

Ben blog yazmaya ikna olduğumda bi akşam oturdum ve bikaç arkadaşıma iki tane blog adresi gönderdim. Birisi sizinkiydi.
O arkadaşlarımdan biri bana şöyle bi cevap yazmıştı.
"Oyacım gönderdiğin adreslerin ikisine de baktım, biri çok güzel merak edip tekrar girerim ama diğerine bi daha asla bakacağımı zannetmiyorum, hatun uçmuş! başka bi boyutta!"
O  "bi daha girmem" dediği blog sizinki "uçmuş" dediği hatun da sizdiniz! :)
Neden diye sorduğumda "benim seviyeme göre çok yukardan sesleniyor, dünyayı gezmiş, herşeyi yalamış yutmuş,  resmen kendi eksikliğimle yüzleştim" demişti.
Ne kadar tuhaf ya da hatta kompleksli bulursak bulalım neticede bu da bi bakış açısı ve bloguyla,  yazılarıyla tanışmış ama bu şekilde hissetmiş birine. Hazal Yılmaz'ın nasıl bi cevabı olabilir?

-Üç dövmem var, bunlardan birinde existenciel (gökyüzünde yaşayan) yazıyoru.Uçmuş, uçarı, uçak bunlar hep güzel kelimeler. Ayağı yere basmayan, hep daha ileride daha yukarda bişeyleri betimliyor. Gurur duydum.
 "Tolstoy Olacak Çocuk!"başlıklı yazınızda yazıya olan derin tutkunuzu anlatmıştınız. "Anlamamıştı!" diye sitem ediyosunuz o yazıda. Bi yazarın en büyük derdinin "anlatmak" olduğunu  düşündüğümüzde, Hazal Yılmaz o anlarda ne yapıyor?  Anlaşılamadığını düşündüğünde yine yeni yeniden "o kaleme" sarılacak gücü nerden ve nasıl buluyor?

-Yaşamaya ayıracak zamanımız oldukça, yazmak için çok neden çıkıyor...

Bir de o paha biçilemez "gezmek-görmek- keşfetmek" tutkunuz var! Çok Gezenler Kulübünün de başındaki insansınız.

a) Hiç görmediğiniz bi şehrin yüzüyle ilk defa tanışmak mı?
b) Deli gibi hayran olduğunuz o yazarın yeni çıkan kitabının kapağını aralamak mı?
c) İlk görüşte çarpıldığınızı varsaydığımız o adamla ilk defa öpüşecek olmak mı?
d) Bi gece yarısı, aklınızda şahane bi hikayenin başlangıç cümlesiyle uyanıp kaleme sarılmak mı?
- Tek bir seçenek hakkınız olsa,  şu anki duygunuzla, hangisinin heyecanı kıl payıyla da olsa, bir diğerini geçerdi?

- D)  Bi gece yarısı aklımda şahane bi hikayenin başlangıç cümlesiyle uyanıp, kaleme sarılmak.Çünkü hala beceremediğim en büyük hayalim bu; kitap...ötekilerini yaptım, yapıyorum gene olsa gene yaparım.

Masal bu ya; Hayatta "bi şeyi çok isteyen" ama asla onu yapacak cesareti olmayan, kendi duvarlarına çarpıp duran kendi girdabında kaybolduğunu hisseden, hep bi adım ileri gidip üç adım geri düşen dünyalının biri, bi şekilde bi gece vakti pc paşında bizim bu söyleşimize rast gelmiş olsun;
Ve... bu,  Hazal Yılmazın'ın O'nun için yazdığı bi kart postal olsun.
Dünyalı, o zarfı açsın...kart postalı çıkarsın.
-Ön yüzünde "neyin" resmi var?
-İçinde ne yazıyor?

-The opposite of reality is possibility" (Gerçekliğin zıttı olasılıklarıdır!) Üzerinde de James Dean Ryan Gosling, Jhonny Depp, Brad Pitt, Scarlett Johansson Natalie Portman kimi istersen onun siyah beyaz yakışıklı bi fotoğrafı olsun. Hemen bakar o zaman.

Kısa kısa:

Başucu kitabınızı  "başucu kitabınız" yapan   neden?
-Başucu kitabım Satranç. Okuyunca anlayacaksın.

(Benim de dönüp dolaşıp tekrar tekrar okuduğum kitaplardan biri ve ben de nedeninin ancak okunduğunda anlaşılabileceğine inanıyorum.)

Peki , defalarca dinlemekten bıkmadığınız "o şarkı" ne hissettiriyor size?
-Bu aralar bol bol Metronomy The Bay dinliyorum. Bol bol yaz kokusu getiriyor.

Her gün mutlaka okurum dediğiniz"o gazeteci" kim?
-Ayşe Arman, çünkü hep en yeninin, en sorulmayacağın, en yazılmayacağın en insanın hikayesinin peşinde.

İlle de tavlamak isteyeceğiniz "o adamın" en belirgin özelliği ne olabilir?
-Önce dışardan gördüm, bana baktığı diyeceğim, biraz tanıdıktan sonra da benimle her yöne kaçabilecek hafif gergin, biraz deli, arada gergin ruhumu toplayıp, evimde hissi veren dinginliği

Asla tahammül edemeyeceğiniz "o insan" nasıl biri?
-Ahlaksız! ama kelimenin tam anlamında.

Peki Çok Gezenler Kulübü'nün başındaki insan olarak bi kaç kelimeyle;

Berlin?  White, Thes'te Pazar müzigi yanında bloody mary.
Amsterdam? Kanalda bir bot üzerinde kanepe, yanında şarap, ötede müzik...gidiyorum öylece.
Paris? Marais sokaklarından Saint german kanallarına...
Prag? -dan trene atla Varşova'ya bir oğlanla buluşmaya
Beyrut? Cazablanca da kahvaltı şart.
İstanbul? Aldım verdim ben seni yendim.
Ana ocağı? Galata.
Yar kucağı? Berlin
Karşım komşu? Londra.
Pek sevgili? Newyork.

Bu da benim Viyana'da bi dükkandan aldığım küçük bi panonun üzerinde yazıyordu: Sex ist nur schmutzig, wenn er gut gemacht ist? "Seks iyidir, sadece kirlidir"anlamına geliyormuş. Bu cümlenin size çağrıştırdığı ilk şey?

-Üstünü örtecek elbise bulamadığında, tüm pislikler çıkar ortaya.



http://hazalyilmaz.com/anlamarama/

26 Şubat 2013 Salı

Ahmet Hakan ile...! Güneş'in sofrasında...dostların arasında...!

"Eksik de olsa, sorunlu da olsa, bir sorumluluk taşımanın çok faziletli bi iş olduğuna hep inanmışımdır!"
14 Haziran 2010 du.
O gün köşesinde böyle bi yazı yazmıştı.
Kelimenin tam anlamıyla mest olmuştum!
Budur! demiştim.
Elimdeki gazeteyi koşarak, balkonda oturan Baba'ma götürmüştüm.
Baba! Baksana! Ahmet Hakan ne demiş!?
...
Kahretsin!
O kadar da prova yapmıştım halbuki.
Karşı karşıya geldiğim o anda bu hikayeyi anlatacaktım!
O yazısına neden öyle vurulduğumu...
Bana ne ifade ettiğini...
ve neden o günden sonra O'nu okumaktan hiç vazgeçmediğimi!
...
Kısmet böyleymiş!
Heyecandan ellerim hatta sesim titreyecekmiş...
Ve her zamanki gibi konuşarak çok net ifade edemediklerimi,
yazarak anlatmaya çalışacakmışım...

İtiraf etmeliyim ki, son ana kadar da emin değildim!
Günlerce içimde o deli heyecan ve kocaman bi "acaba?" duygusuyla dolaştım!
Çünkü en nihayetinde - birilerinin- de söylediği gibi;
ben kimdim ki!?
...
Bi kaç gün kalmıştı görüşme gününe...
Özgür! demiştim, bi arkadaşıma.
(sanki haddim -miş- gibi!)
"Ben çok inanıyorum! sence de -sözünün eridir- di mi?"
"Bence öyle!" demişti...
Öyleymiş...!!!
...
O yazıya  neden öyle vurulduğuma gelince;
O yazıda,  belki bi çoğuna çok klasik gelicek bi duygu yatıyor...
Ama; benim  için çok "büyük bi duygu!"
Ve o duygu şu: Ahmet Hakan kimsenin fikrini değil, fikirlerin "hürriyetini" savunuyor...!!!
En çok bunu yaptığı...böyle güzel yaptığı için!
Tüm kalbimle....Teşekkürlerimle...


Bugüne kadar sizinle yapılmış neredeyse bütün röportajları okudum. 
Hemen hemen hepsinde aynı şeyler sorulmuş ve haliyle çok benzer cevaplar alınmış.
Hepsinin bilgisi google da zaten  var; özellikle "tarafınız?" sorusunun cevabını artık hiç merak etmiyorum!  Ben daha "insanlık" hallerinizle ilgili sorular sormak istiyorum...diyip...
ilk sorumu soruyorum;
Ahmet Hakan, büyüyünce ne olmak isteyen bi çocuktu?
Çocukken varmak istediği yerin hayaliyle bugün bulunduğu yerin birbirine mesafesi ne kadar? 
a) tek dolmuşla gidilir
b) yürüme mesafesinde.
c) tam da ordayım.
d) çook uzak!

Yürüme mesafesindeyim...orta tempo bi yürüyüşle on beş yirmi dakika. B diyorum.
Buraya gelmeden önce,  dersimi çalışırken yaptığım şeylerden biri de,  bi fotoğrafınızı seçip baya bi uzun uzun bakmak oldu.  O an yürüttüğüm tahminlerden biri de ;  aklı hep sokaktaki oyunda ama kendi hep ödevinin başında bi çocuk kurdum kafamda. Çok mu sallamışım? :)
Yoksa baya bildiğimiz komşunun bahçelerindeki eriklere dalan bi oğlan çocuğu muydunuz?

- Ortası... ortada bi yer. Ne tamamiyle komşunun bahçesindeki erik ağacına sulanan bi çocuk ne de tamamiyle önündeki işe  konsantre olmuş bi çocuk. İşini de yapan ama oyundan da çok uzak değil!  Bilmem anlatabildim mi?

Anladım...! :)

Okuduğum bi kitapta, bi kadın bi erkeğe  Londra'da bi parktan bahsediyor... "o kadar sakin o kadar efendi bi park ki, bazen tutup silkelemek, küfür edip parkı tahrik etmek , çizgisiden çıkarmak istiyorum!"  Twitterda kendisine yapılan hakaretleri sizin kadar rt leyen yoktur heralde. Peki Ahmet Hakan'ı çizgisinden ne çıkarırdı ya da öyle bi ihtimal var mı?

- Çizgimden çıkmamayı zamanla öğrendim. Çizgiden çıkmamak zamanla öğrenilebilecek bi şey. Beni çizgiden çıkmaya zorlayan tek bi şey vardır. O da anlaşılamamak!!! ama; anlaşılmama halinde bile çizgiden çıkmamayı "zamanla" öğrendim...!

Twitterda çok sık kullandığınız bi cümle var: Bir yurdum klasiğidir aslında. "Annem olaylara karışma!" dedi-yi sık sık yazıyorsunuz. Ordan aklıma gelmiş bir sorudur bu. Kurduğunuz ilişki açısından anneci misinizdir daha çok, babacı mı?

Aileme karşı kadirşinas bir itaaatsizlik içindeyimdir! (gülüyor...) İyilik bilirim ama;  itaatsizimdir! Twitter da anneden bahsetmemin nedeni. hepimizin annelerinin yaklaşımına örnek olsun diye. Annemi çok severim;  o ayrı bi şey ama özünde ne anneci ne babacıyım. Eşit mesafedeyim ikisine de. 

Yazıyorum çünkü? 

Beş nedeni var.
- birincisi, para kazanıyorum, hayatımı yazarak kazanıyorum!
- iki, yazarak kendimi daha iyi ifade ediyorum.
- üç, yapacak başka bi şey yok.
- dört, hayatım boyunca hep yazanlara imrenmişimdir.
- beş, yazı çok bireysel bir iş. Ekip gerektirmiyor. Tek başına yapıyosun ve bu çok hoş bi şey.


Bu belki çok klasik bi soru olucak ama kişisel olarak merak ediyorum. Ahmet Hakan'ın entellektüel yazar tarifi nedir? Entellektüel kime denir?

Entellektüel, sadece tek bir alanda uzmanlaşmış olmamak,sadece uzmanlaştığı alanla ilgili değil, hayatın diğer alanlarıyla ilgili de bilgi sahibi olmak.
Sadece bilgi sahibi olmak yetmez;  onu yorumlamak!
sadece yorumlamak yetmez;  o yorumlarla birlikte, yeni şeyler söylemek!
bu üç koşul bir araya geliyorsa entellektüel olur insan...

Gazetede köşe yazan isimler arasında 10. köy diyebileceğimiz biri var mı, varsa o kim olabilir sizce?

Her yazar için 10.köy söz konusudur. Her yazar için! Tek müstesna, kendilerini güce ve iktidara odaklayan yalakalar hariç! onun dışında her yazar için böyle bi risk vardır...!


Babamın anlattığı bi hikayeydi bu bana. Ecevit'e sormuşlar bi gün. Demirel halkın dilinden çok iyi anlıyor, halkın nabzını tutuyor ama siz hep halktan kopuk olmakla suçlanıyorsunuz.
Ecevit şöyle cevap vermiş: Demirel halka iniyor, ben halkı kendi seviyeme yükseltmek istiyorum!
Ahmet Hakan'ın yazarken hiç bu tip kaygıları oluyor mu? Yoksa -herkes tarafından anlaşılır olmak- her koşulda önceliği mi?

Herkes tarafından anlaşılır olmak her koşulda önceliğimdir!
Halka inmek, halka çıkmak... böyle şeyleri  çok düşünmüyorum.
Birincil önceliğim bu! Sonra başka şeyler gelir  ama; anlaşılır olmak en önce!

Üniversite'de bi hocamız şöyle bi cümle kurmuştu. "Türkiye'de batıdaki  gibi gerçek manada  burjuva kültürü yoktur. hiç bir zaman da olmamıştır. Sadece Para olarak o güce ulaşmış zenginlerimiz var. Bakınız Sabancı bile köy çocuğudur!"  Hal böyleyken kendinizle ilgili -sınıf atladı- yorumlarına gülüp geçiyor musunuz sadece, yoksa zaman zaman kaale alıp cevap verme dürtüsü oluyor mu içinizde?

Gülüp geçiyorum... Tam da üniversitede sizin hocanızın size söylediği o gerekçe nedeniyle!
En burjuvayım diye dolaşanların üç kuşak öncesine git, yer sofrası görürsün...

Bi röportajınızda Fecr suresinin sizin için öneminden bahsetmişsiniz.
Surenin kafiyesi ve okunuşu mu yoksa içeriği mi sizi çok etkiliyor? Ben bilmiyordum açıkçası ama özellikle araştırdım biraz. Surede belirgin olarak bir umut ögesinden söz ediliyor. Kötü şeylerin asla sürüp gitmeyeceği, mutlaka sonunun geleceği vs gibi.

Musikisi çok yüksek... Kuran tabi çok mucizevi bi kitap! O mucizelerin içinde en önemlilerinden birisi de musukisinin  çok yüksek olması, çok yüksek bir edebiyat içermesi. Fecr suresi de benim için bu anlamda en "şah"  suresidir!

Bu da gene benim -kendi adıma- çok kendim için sorduğum bi soru: Yılmaz Özdil kenidisine sorulan " Hükümetle ilgili en ağır eleştirileri yapan yazarlardan birisiniz! Dolaylı da olsa hiç baskı hissediyo musunuz?" sorusuna, Erdoğan beni sever, şaka değil çok ciddiyim! diye bi cevap vermişti. Soruyu soran gazeteci acaba "ironi mi" diye soruyu tekrar soruyor, Yılmaz Özdil de "Hayır! çok ciddiyim!" diye cevabını yineliyordu.  Resmen yazılarındaki samimiyetini sorgulamama neden olmuştu o cevap.
Şimdi samimiyetine çok inandığım bi yazara sormak istiyorum. Melih Gökçek'le twitter da yaptığınız muabbete, yakınlığınıza "romantik bi sosyal demokrat" duygusuyla,  resmen bozuluyorum. :)
Benim bu konuda moralimi düzeltecek ne söyleyebilirsiniz ? :)

(gülüyor...)

-Hiç bir şey! Eğleniyoruz...mavra yapıyoruz. Çok özel bi anlamı yok. 

Bugüne kadar hiç cevap vermediğiniz soru başlıklarından biri de "aşk!" Mahremiyet duygusuna çok inandığınızı kesinlikle cevap vermek istemediğinizi söylemişsiniz her defasında; 

Peki, Ahmet Hakan kadınlarla diyaloğunda ne kadar kibar bi adam desem? 
Mesela kapı açar mı? yol verir mi?
Sigarasını yakar mı?
Yoksa "ne münesabet, ben her koşulda Ahmet Hakan'ım" egosu taşır mısınız?

Ben  kadın ve erkek arasındaki eşitlik fikrini ağır bi şekilde içselleştirmiş bi insanım. Karşımdakine kadınmış erkekmiş diye bakmam. Bir insana karşı ne denli nazik isem, bir kadına da o denli nazik bi insanım. Fark gözetmem! Yapay incelik...normalde adam  çok kabadır, bi kadın  görünce çok başka şekillere girer. Bu tip tavırlardan hoşlanmıyorum. Ama hani protokoler davranışlar vardır, kadınlar önden geçer o tip reveranslar vardır ama; öyle altını çize çize abartılı davranışlar benim yapabileceğim şeyler değil. 
Ayrıca benim kadın arkadaşlarımın hiçbiri böyle protokoler davranışlar beklemezler benden.
Peki hani şu "zeki kadın güzel kadındır!" diyenlerden misiniz, yoksa yalnızca güzel bi kaşın güzel bi kirpiğin büyüsüne kapılabilir misiniz?

Valla ben güzellik çirkinlik kaş göz zeka bunlarla ilgili değilim. Kadınlarla erkeklerle ilgili konuşurken bu unsurlardan behsetmemek lazım. Mahrem bir şeydir bu. Bi kadında o bütünlüğün içinde; bir  "insanda" daha doğrusu o bütünlük içinde değerlendirmek ve kadın-erkekten ziyade "insanlardan" bahsetmemiz daha doğru olur!



 Spor yapıyo musunuz?
-Yürüyüş yapıyorum...

Çaya kaç şeker atıyosunuz?
-Tek.

Nargile içiyor musunuz?
-Öyle bi yere gittiğimizde...zaten nadiren giderim. Elimizde olsun bi şey diye deniyorum ama;  tutkunu değilim.

Hiç dalmak, paraşütle atlamak gibi (bakış açısana göre tabi) çılgınca sayılabilecek şeyler denemek geçiyor mu içinizden ya da daha önce denediniz mi?

-Dalmak hariç,  ekstrem sporların hepsini demode buluyorum. Ayrıca ben her zaman ayaklarım yere bassın isterim. Uçmak kaçmak bunlar bana göre şeyler değil!


Tavuk döner diyince aklıma Mehmet Yaşin geliyor diye bi twit atmıştınız. Çok gülmüştüm.  Peki Yanar döner desem, aklınıza ilk kim gelir? :)

-Aklıma gelenler güç karşısında her iktidara yalakalık yapanlar,  güç karşısında eğilenler, o iktidarda o'cu bu iktidarda bu'cu olanlar! İsim isteme benden, Herkes biliyor isimleri.Yanar dönerlik öyle bir şey.

Bi deniz kenarındasınız, mevsim bahar olsun, tek başınasınız. Çalan şarkı  Ezginin günlüğü şarkının sözleri de şunlar olsun: Kalksam duraktan, dolmuş gibi, arka koltukta unutulmuş gibi, terliklerimle gelsem sana, sonunda aşkı bulmuş gibi!...
O anki duygunuz desem?
a) huzur
b) geçmiş güzel bi hatıra
c) geleceğe dair umut
d) Ezginin günlüğünü sevmem, pek bişey ifade etmezdi.

Yoook Huzur! Severim ezginin günlüğünü. Huzur... Geçmişi yadedecek kadar yaşlı, umut dolu gelecek hayalleri kuracak kadar da genç değilim. O yüzden huzur... 

Gazetedeki odanızdasınız. Kapı açılıyor ve içeri elinde koca bi demetle esmer bi oğlan çocuğu giriyor.  Teşekkür edip çiçeği alıyorsunuz, kartı okuyorsunuz ve yüzünüzde eşsiz bir gülümseme beliriyor...Ne yazıyor olabilirdi ki o gülümsemeyi yaratmış olsun?

-Seni Anlıyorum....!


Vaaoovv bu çok güzeldi...! Peki...başka bi gün, trafiktesiniz... feci bi trafik var, acil bi yere yetişme çabasındasınız, haliyle biraz da gerginsiniz. Tam o sırada insan kılığında tuhaf bi yaratık direksyonu önünüze kırıyor. 

Eeee?

a) camı açıp küfretme ihtimalim var!
b) camı açıp daha kibar bi şekilde "ne yaptığını sanıyosun kardeşim" derdim heralde.
c) camla mamla uğraşmaz kendikendime havazanallah çekerdim:)
d) Oya! ömrümü yedin :)

-Buna da "c" diyorum. Camla mamla uğraşmazdım...o tip diyaloglara  girmem.

Sizi ekranda hep ceket gömlekle görmeye alışığız. Günlük hayatınızda bir okurunuzun sizi yırtık pantolonla görme ihtimali var mı ? 

-Yoo hayır! spor kıyafetlerle görebilirler. ama yırtık pantolon, hayır!!


Kısa Kısa:
En sevdiğiniz Neşat Ertaş türküsü? 
Seher vakti çaldım yarin kapısını...

En sevdiğiniz Ahmet Kaya şarkısı? 
Ahmet Kaya'nın çok şarkısını çok seviyorum... ayırıp söylemeyim şimdi. Neşat Ertaş için de aynısı söz konusu aslında.

En sevdiğiniz Oğuz Atay romanı?
Korkuyu beklerken. Tutunamayanlar' ı da çok severim.  Zaten az romanı var, hepsi çok güzel...hepsini severim...

En sevdiğiniz Nazım Hikmet Şiiri?
Ben Nazım Hikmet'ten çok hoşlanmam ama; Karlı kayın ormanı diyebilirim. Zülfü Livaneli'nin de bestelediği "Ben ordan geçerken biri amca dese gir içeri, girip yerden selamlasam...hane içindekileri..."  sinematografiktir de o, değil mi?

En sevdiğiniz Necip Fazıl şiiri? (Buna ağız dolusu bi cevap veriyor...)
Kaldırımlaaaarrr!!! Kimsesiz çocukların annesi. Kaldırımlaaarrr...çok güzel bi şiirdir!

Son soru: Şu an burda olmaktan mutlu musunuz? (cevap hayır olursa röportaja koymam! :)
Çoookkk! Güneşin sofrası dostların arası...
Güneşin sofrasındayız....dostların arasındayız...!

Çoook teşekkür ederim. Bu ilk röportajımdı sorular biraz "şey" geldiyse ? :))

- Yook Hayır, harika! hiç de "şey" gelmedi! "Hiç tedirgin olmanı gerektirecek bi durum yok . Tam aksine çok güzel sorular çıkarmışsın. Çok farklı, değişik... bu zamana kadar yapılanların dışında bişey olması  da çok güzel oldu...!

...


Naçizane kişisel anekdotlarım :)
- Sesinden ve hitap şeklinden çok etkilendim! Kalemindeki gibi sesinde de "vurgu"  var! :)
Bi cümle kuruyor...o cümlede "bi şeyin" altını çiziyor! "Altını çiziyorum!" demeden çiziyor! ve siz o kelimeyi hemen yakalıyorsunuz.
-Asla üstten bi tavrı yok ama; gereğinden "fazla" mütevazi bi tavrı da yok!
Doğru kelime şu sanırım: İnanılmaz -özgüvenli ve kendinden emin- konuşuyor! 
Söylediğine -kendi inanan- da,   haliyle sizi de "inandırıyor...!"




fotoğraflar: by E. Özlem Sönmez! :))