7 Eylül 2014 Pazar

Seda Oturan ile bulutlara yakın bi yer(ler)de...

 Siz onun henüz 28 yaşında olmasına aldanmayın sakın. Buraya yazıyorum. Seda Oturan "büyük" bir kadın.  Büyük ve daha çok büyüme kapasitesi olan bir kadın.  Kendi sektöründe birlikte koştuğu herkesi yaya bırakacak; hatta kusuru bakmasınlar ama  nal toplatacak bir kadın. Işıl ışıl, cıvıl cıvıl, enerjisi gözlerinden patlayan, daha ilk bi kaç dakika içinde sizi de içine alan bir kadın. Bi kere ben yaptığı işe duyduğum tüm hayranlığıma rağmen "şımarık" bir insan bekliyordum. "işte ben Milano'da yaşıyorum da, aman da şunları şunları yaptım, yapıyorum da, yapacağım da" minvalinde seyredecek bir sohbet olacak sanıyordum. Alakası yok (muş)! Beni başkaları anlatsın, yaptığım iş anlatsın mantığını içselleştirmiş bir kadın. Daha beşinci dakikada kendini anlatmayı bırakıp, sizi tanımaya çalışan, size sorular soran  bir kadın. Hani bi ara "ne oluyor yaa! röportajı ben yapacaktım hani" diyorsunuz neredeyse. O derece! :) Bunu da çok önemsedim çünkü; bu da karşısındakine "değer" vermekle ilgilidir. Bırakın röportajı eş dost sohbetlerinde bile sonsuza kadar kendini anlatan insanlar vardır. Sohbeti bırakın bi derdinizi anlatmaya başlarsınız bi de bakmışsınız ki hiç bi halt anlatamadan dert dinler pozisyonuna geçmişsiniz. Bu da insanın (yaşla tamamen bağımsız olarak) olgunluğuyla ilgili bi şeydir. Kendi içinde bi şeyleri çözmüş, başarmış, anlamış bir kadın/adam kendini yüceltme ihtiyacı duymaz. Ordan gelecek üç kuruşluk prime göz koymaz. Çekilir kenera, işini yapar. O işini düzgün yapınca kendinin ekstra bi şey yapmasına da hiç gerek kalmaz. Başkaları anlatır onu. Başkaları konuşur...Ben konuşuyorum şahsen, daha da konuşacağım! Daha çook konuşacağız...















 Bi kere inanılmaz yaratıcı! Daha önce yazmıştım, okuyanlarınız hatırlar mutlaka 25thhourlingerie markasının yaratıcısı. Aslında Milano'da yaşıyor ama burda da bir atölyesi var. Ailesi de burada yaşadığı için sık sık İstanbul'a gelip gidiyor. Ve itiraf edeyim orda yaşadığı hayata çok imrendim. "Ayağım toprağa değiyor Oya!" diyor. "Her yere bisikletle gidip geliyorum, köy hayatı gibi düşün  ya da belki tatil rutini. Barım da,  kahvesine doyamadığım kafem de evimin hemen altında. Biz her şeyi insanlar için yapıyoruz güya ama; İstanbul'da en değersiz şey belki de insan. Gözünün gördüğü yer araba, sence de bi tuhaflık yok mu bu işte?" diyor. Gözlerindeki ifade gerçekten "soru" soruyor. Laf olsun diye konuşmuyor.
"Biliyorum kitap hediye etmek hiç yaratıcı bir fikir değil ama ben bu kitabı o kadar çok seviyorum ki, herkes okusun istiyorum...o yüzden sana da aldım!" diyorum.  (Stefan Zweig-Satranç)
Çığlık atıyor... "Sen şaka mısın? sürpriz yumurta mısın nesin, çook istiyordum bunu okumak!" diyor.  "İş" anlamında çok istediğim bir röportaj yapmış olmanın keyfini koyun bi tarafa; aslında  ben  şahane bi insan kazanmış olmanın keyfini sürüyorum şu an ...ve sizi onun hikayesiyle baş başa bırakıyorum...

Son zamanlarda beni yaptığı işle bu kadar heyecanlandıran başka bir kadın/adam olmadı. Göz bebeklerim yuvasında tuhaf eksenler çizdi. Kan akışım hızlandı…ve bilgisayarın  başına oturup KİM BU KADIN? sorusunun cevabının peşine düştüm. O kadar  sahici bir arayışmış ki beni sizinle buluşturdu.

 Şimdi size sormak istiyorum. Kim bu Seda Oturan? 

-Seda oturan kimdir sorusu o kadar zor bir soru ki, ben kendimi nasil size anlatabilirim diye kafamdan bir ton sey geciyor... zorlanıyorum. Ama ille de kelimelere dökeceksek  1986 haziran istanbul doğumlu tam bir ikizler kadini( yukselenide ikizler),Acaip azimli ,meraklı, Çok değisken,bulutlardan resimler çizen cok havai, güçlü, merhametli, sıcakkanlı, güler yüzlü, aynı zamanda inatçı, pratik ve ani kararlar verebilen,  kaliteli yasamayi cok seven aslında  kısaca çok dengesiz bir karakter diyebilirim:)) hatta ben direk ikizlerin genel ozelliklerini copy paste yapabilirim isterseniz:))  Şaka bi yana özünde hayatı çok seven çok keyif alan bi insanım. 

 Biraz  zaman mekan meselesi vs. gibi şartlar mı sizi buraya getirdi?  “büyüyünce dünyanın en seksi iç çamaşırlarını üreteceğim” diyen bir çocuk profili çok müstesna bir durum çünkü aslında.  Biraz daha geriye, çocukluğunuza doğru gitsek…orda nasıl bir kız çocuğu var?  Nasıl hayaller kuruyordu ve en sevdiği oyuncağı neydi mesela?

-Geçmişe götürdün beni...Ahh cekiyorum... En sevdiğim oyuncağim bahcemizdeki ağaclardi. Inmezdim tepelerinden. Maceraci basbelasi bir cocukluğum varmis diyim ben sana; anlatılalanlara göre. :))  Bir de benim hatırladığım hep bi liderlik söz konusuydu. Mahallede ne tür aktivite yaptıysak bildiğiniz ele başıydım. Hani mahallenin diğer tüm çocuklarını gaza getiren bi tip vardır ya, hah bizimkinde o bendim işte! Fikirler fikirler fikirler...hiç suzmazdı içim...Özgür bir ruhtum hep. O yüzden de aslında çok zor bir çocuktum da diyebilirim. 



 Yalnız dünyanın en seksi iç çamaşırları  derken de zerre kadar abarttığımı düşünmüyorum. Zira biraz amiyane bi tabirle bu işin ağababası Agent Provocateur’se de mümkünse gelip su döksün elinize. Şunu merak ediyorum. Bu nasıl bir yaratıcılık? Nelerden besleniyorsunuz? Hangi duygular onları tasarlarken sizi bu kadar özgürce uçurabiliyor?

-Heralde hayallerimi hic mantik aramadan, ozgurce karsi tarafa vermemden kaynaklaniyor diye düşünüyorum. Yani demek istedigim ben birseyi tasarlarken  "yaa bunu da yapiyim da giyinsinler demiyorum."  Genel bakış açısıyla her çirkinin bir alıcısı varmış gözüyle tasarlıyorum aslında. Tamamen özgürce... Nereden besleniyorum konusu, ben anlardan besleniyorum galiba Oya!  Carpe diem benim için içi boşaltılmış bir kelime değil gerçek hayat felsefem. Gözümde her şeyi canlandırabiliyorum mesela. Çok hayalperestim bi de. Mesela dışarda birinin üstünde çirkin bir kıyafet olsun vs, onu hemen kafamda değiştirmeye başlarım. Altındakini çıkartırım, ya da üstüne başka bi şey geçiririm, kendimden bi şeyler katarak kafamda onu resmen yeniden giydiririm. İçimde var anlıyo musun? Herkesin bi şeylere kabiliyeti var işte. Benimki de bu demek ki. Gerçekten öyle olduğumu kabul edeceksek burda, buna da Allah vergisi diyorum. Başka bi izahı yok inan. 

Bi yerde okudum. “Bana bazen yok artık Seda! Kim giyer bunları diyorlar” demişsiniz.  Öyle durumlarda ölçü hep iç sesiniz mi?  Genel alışkanlıkları ve talepleri ne derece  göz önüne alıyorsunuz?  

-Genel  alışkanlıklar  hiç umrumda değil.Hatta nefret ettiğimi söyleyebiliriz! Fazla umursamaz tavrımdan da çok tepkiler alıyorum aslında. Ama hep iç sesimi dinliyorum ben. Bu anlamda enerjim ve sezgilerim gerçekten çok kuvvetli. .

Markanın adı 25th Hour Lingerie.Bunu da “kadınlara artı bir saat hediye ederek geceyi daha uzun kılabilmek şeklinde açıklıyorsunuz. Burada geceyi daha uzun kılmaktan kasıt tam olarak nedir? İşin aslı biraz komik gelecek belki ama ben ilk okuduğumda resmen “ön sevişmeyi uzatmak, geceyi daha eğlenceli hale getirmek” gibi düşündüm. Ama tasarladığınız şeyler o kadar kışkırtıcı ki tam aksine gecenin ömrünü çok kısaltmaya da müsait? J Hatta kalbi olan o riski almasın bence.   O aradaki nüans tam olarak nedir?

-Iste senin gibi düşünen birini daha yakaladım!! Iste bunu çook seviyorum! Tam anlamiyla  bu söylediğin şeyi ben de içimden hep bu enerjiyle söylüyorum.  Yani +1 saat kime gore neye gore derken , anlatmak istedigim bu!!! Ne guzel ifade etmissin! Ön sevişmeyi uzat kardeşim...bu hayatta aşk,  sex  ve ölüm  gercegi var.. 'Anini yasa '
Benim sana vereceğim nüansı sen zaten orda yakalamışsın!! Sloganim good-night!  :) Sen doğru yerde doğru şekilde kullan iç çamasirini ..  

Peki tam olarak o profili tarif edebilir misiniz bize? 25th Hour Lingerie kadını nasıl bir kadın? Mesela kilosu önemli mi? Çok kilolu bir kadının da o ruha bürünme şansı var mı? Huyu suyu nasıl? Nasıl bir karaktere sahip?

-Hiç önemli değil, yeter ki kadın olsun!!  25thhour kadini  çok çok farklı çok entellektuel , cok sosyal , cok kendine guvenen.... Yer ,zaman hiç önemli değil; dogru yerde doğru iç çamasirini kullanan kadin!! Karakteri güçlü  ve olağan üstü  çekici bir kadın! Gerisi teferruat. 

Hep yaptığım bir şey gibi algılanmasın ama birkaç kez yurt dışına çıkmışlığım var. Londra’dan Paris’ten aldığım iç çamaşırları (ki denemeden aldım ikisinde de ) üzerime olmadı. Sutyen kısmı küçük geldi. Türkiye’de hep kullandığım bedenleri almıştım  oysa ki. Bu sadece bana tesadüf etmiş bir şey olabilir mi? İnternet üzerinden hiç denemeden kendi beden numarasıyla sizin ürününüzü alan bir kadının böyle bir şeyle karşılaşma ihtimali var mı?

-Her ülkenin kullandığı ölçü farklı. Şöyle anlatayım,  fransa olsun İngiltere olsun e bir de türk kadını olsun. Zaten hem görsellik hem estetik farklı. Kullandığı prova mankenleri bile farklı. Bu yüzden size önerim  'cupsize' inizi iyi bilmeniz gerektiği.Dünyada bütün  cup olçuleri aynidir. Göğüs ölçüleri farklıdır. Yani örnek verirsem ki ben bu hataları çok yaşıyorum. Müşteri  80A cup mesela ama B almis!orda A cup var B,C,D,DD...F,FF ye kadar yolu var. Kadın göğüs ölçüsünü bilmeli arkadaş! :) Internetten iç  çamaşiri siparişi veren kadin ölçüsünü çok iyi bildiği  surece, sorun cikmaz. Ki ben ürünlerimi internette  bu riski almamak için  daha çok balensiz, cupsiz standart  ölçüler kullanıyorum. 

Bir de kullanım açısından ne kadar pratik ? Bu kadar tasarım ürünlerin günlük kullanım açısından çok fonksiyonel olmadığı da düşünülür hep.  İşe giderken de hatta abartacağım belki biraz ama;  pikniğe giderken de giyebilir miyiz? Bunların hepsini birden göz önüne alıyor musunuz?


İşte hep söylediğim şey, doğru yerde doğru iç çamaşırını giyinmek. 'Phantoso'yu tabiki piknikte gyinemezsin yada 'femme fataley'.Onlar ozel gunler icin. Zaten musteri ihtiyacina gore aliyor.ben bu yuzden 3 capsul yaptim.exclusive collection daha geceyi sana cagiristiran modeller.'La parisienne' ve 'the divas' collection heryerde hersekilde giyinilebilecek modeller.Aslinda biraz da kadinda bitiyor.nasil kombinleyecegine bagli.

Çok başka bir gözünüz başka bir düş gücünüz var gerçekten. Düpe düz jartiyer çorabı denilecek çorapları postallarla spor ayakkabılarla kombinleyip günlük hayatta  kullanıyorsunuz. Hani gözümle görmesem “ o ne öyle ya! Daha neler? Çok abuk durur” diyeceğim ama gördüğümde inanılmaz zevkli ve klas bulduğum bir görüntü. O ince dengeyi nasıl tutturuyorsunuz?  Çok banel durmaya müsait bir şeyi nasıl o kadar seyirlik bir kompozisyon haline getirebiliyorsunuz?

Dahi mi:)) delisin sen! Ya deli ya da gerçekten aşıksın! İkisine de varım! :) Cok mutlu ettin beni !!Şöyle soyleyim, beğenenler var beğenmeyenler var. Sen beğenmişsin. İşte bu da senin ne kadar vizyon sahibi olduğunu gösteriyor aslında bana! Avamlık başka rüküşlük başka, bence moda olması gereken bir ikon bu!! Bunu fark edenler zaten yapacaktir. Gözlerimiz alışmadığı şeyi sevmez misali.  Ama yine soyluyorum o jartiyerle postallari gyin bakalim taksimde:)) Kompozisyon dedigim sey, dogru yerde dogru şeyi giyindiğin sürece hiç bir sorun yo derim ben hep. Ama karşına öyle çıkarsam kadıköyde mesela :) sen de beğenmezsin beni.  

Bir de yakında bikiniler geliyor sanırım..? Onlar nasıl  tasarımlar olacak? Plajlarda ısı kaç derece artacak? 

Bikinleri seneye yazın görüceksiniz. :) Hiç yorum yapmıyorum!  Susuyorum.

 Biraz da sizin karakterinizden söz etsek…biraz yüksek sesle gülünce bile “az bi edepli gül” diye dürtülerek büyütülen kadınların toprakları burası. Sizin  nasıl bu kadar cüretkar, kendinden emin ve meydan okuyan bir duruşunuz var? Nasıl bir ailede yetiştiniz mesela ?  Ya da bu önemli mi? Yoksa insan yetişdiği aileden ve toplumdan tamamen bağımsız olarak kendi kendini inşa edebilir mi?

İşte ben hep o susturulan kadın oldum!!!! (asla susmadım ama) Aşırı mutlu olurdum, aşırı kahkaha atar aşırı sinir yapardım. Her şeyin aşırısını yapardım ben Oya! Annemin  devamlı "abartma Seda!!"  sözünü duya duya büyüdüm. Bastırılmış duygular...bilinçaltı tabi her şey, belki de olması gereken buydu. Çok kalabalık bir ailede kardeşlerim, teyzemler, halamlar, kuzenlerimle büyüdüm. Standart bir aileye sahibim. Tunceliliyim. Ha ama insan yetiştiği aileden çok bağımsız olabiliyor tabi. İki kardeşin birbirinden çok farklı olması gibi. 
Babam abim ablam halam amcam dedem...herkes inşaat muhendisi ben aradan siçramisim iste:)) Bunu da neye yoruyorum biliyor musun, düzgün giden bi yolu birilerinin mutlaka bozması gerekir ya sanki, işte ben o oyunbozanım bizim ailede. Hatta sizinle paylaşmak isterim ;beni hep sirketin avukati olarak yetistirdiler okuttular. Oldu da. İstediklerini verdim. Hukuk fakültesini kazandım. Sırf onların içi rahat etsin diye. Sonra da evden kaçtım!! İtü moda tasarım sınavlarına girdim gizlice.18 yasindaydim, şimdi 28 .iyiki yapmisim!! 

Erkek olsam tam tavlamak isteyeceğim kadın modelisiniz. Zeki, güzel, yetenekli, üretken, yaratıcı! Peki Seda Oturan’ı tavlamayı kafaya koymuş bir adam hayal etsek…siz onu nasıl tarif edersiniz? Sizi nasıl bir adam heyecanlandırır?

Sen beni baya bi  şımarttın. :)) Çok çok teşekkür ederim önce bu güzel hislerin için... Sen böyle söyleyince tıkandım şimdi bu soruda! :))  Beni heyecanlandıracak erkek ailesine çok düşkün, deli ve deli başarılı olmali. Fiziksel olarak hayal edersek;) Benden uzun,spor yapmayi seven, dans etmeyi seven mümkünse dovmeli:) cirkin uzun sacli biri:)) Bisey diyim mi, aslında hepsini boşver de önce enerjisi tükenmeyen biri olmalı! Deli olmalı yaa işte deli deli deliiii!!! 


Peki hayatın içinde sizi heyecanlandıran başka şeyleri sorsam…bir anda enerjinizi yükselten, adrenalinizi tavan yaptıran şeyler nelerdir? Nelere karşı çok büyük iştah duyarım diyebilirsiniz? 

Ooof adranalin manyağiyim ben. Maceracıyım. O yüzden nerde olay, ben ordayım! Bi de çekiyorum remen. Bozcada' da büyüdüm. Şarapçıyım. :) Şarap vazgeçilmez bir iştah benim için, başlı başına bir kültür. Onun dışında kayalıklardan atlamak, paten kaymak, hoplayıp zıplayıp dans etmek...hep açım ben. Hep! 


LÜTFEN AŞAĞIDAKİ BOŞLUKLARI DOLDURUNUZ… J

-En son evde miskin miskin koltuğumda yatarken elimde  M.S 2150 kitabı vardı.

-En son çalan bi telefona çok mutlu olduğumda arayan kişi  kimse ..dı.

-Son zamanlarda en çok  my head is a jungle şarkısını mırıldanıyorum.

-Bu ara en çok   bozcaadayi   özlüyorum. 

-Flört etmekten en zevk aldığım insan/şehir/hayvan    ottoviano(kedi :) )

-Şu an kendimi     enerjim patliycak gibi   hissediyorum.

SON OLARAK : Bu biraz alakasız gibi duracak ama;  Seda Oturan’ın oyalamaca okurlarına bir güzelliği olsun bu da lütfen ve  aslında en çok da kendim için soruyorum: Milano’ya ilk defa gidecek biri için “Elinde bira güzel bi müzik eşliğinde ayakta usul usul sallanacağı ve gene elinde bir kitapla bir taraftan kahvesini yudumlayıp, bi taraftan miskin miskin geleni geçeni seyredeceği iki mekan adı istesem..?

Milanoda elinde biran 'roll over bethoween' -'tunnel' - ve jazz bar 'blue note'


Kahve olayi, milano da' brera ' da ki tum cafeler !!


Dipnot: Son soruyu haince bir tuzak olarak hazırlamıştım aslında. Kendimi davet ettirmek için. Meğer hiç gerek yokmuş... Seda o kadar içten o kadar sahici bi kız ki, ben o daveti zaten havada karada kapacakmışım! :) Belki fi tarihinde giderim, belki hiç yolum düşmeyecek ama artık biliyorum ki, bi gün yolum düşerse Milano'da beni dünyanın en eğlenceli, en naif, een mütevazi en çılgın en en eeenn kızlarından biri beni bekliyor olacak...Hem zaten bayılırım bünyesinde bütün zıtlıkları biraraya getiren insanlara...Seda Oturan onlardan biri! Onu izlemeye devam edin...!

Şa şı ra cak sııı nıızzzz!
Şaşırtacaakk!

http://www.25thhourstore.com/tr/shop/femme-fatale-2/

dipnot2) Birlikte olduğumuz fotoları Seda'nın italyan arkadaşı Paolo çekti. Ona da kocaman bir teşekkür gönderiyorum...Grazie Paolo! ;)

4 Temmuz 2014 Cuma

Karolin Fişekçi matruşka bebekler gibi...



Karolin Fişekçi.
Matruşka bebekler gibi…Açtıkça içinden başka bir kadın çıkıyor.  An an başka  bir ruh, başka bir kalp, başka bir akıl;  hatta başka bir beden oluyor.
Mesela fotoğraflarını çekmeye başladığımızda diyorum ki içimden; nasıl yani? Karolin Fişekçi buysa demin şu kapıdan giren kadın kimdi?
Bi şey söylüyor. Vaay diyorum! Ne kadar zeki! Hatta anasının gözü. Adamı suya götürür susuz getirir bu!
Başka bir şey söylüyor. “Yok artık!" diyorum. Geçekten bu kadar saf olabilir mi? Hayatı yeni öğrenmeye başlamış bir çocuk gibi! 

Bi an geliyor  "ne kadar güçlü"  diyorsunuz...Derisi sanki, hiç çizilmesi mümkün olmayan sağlam bir kayış gibi,  bi an geliyor... eliniz kabuk bağlamış bir yaraya değiyor sanki. 

Hani dokunsan kanayacak gibi...

Şaşırtıyor...!

Güzeell…sevdim!

Çünkü şaşırmayı seviyorum..
Çünkü çoğumuz dümdüz.
Çünkü çoğumuz aynı.
Bakın o öyle değil işte!
Dik yokuşları da var, insanı hiç yormayan hatta işini kolaylaştıran yan-yolları da.
O yüzden ben kulunuz nacizane diyor ki; ayrık otlarının kıymetini bilmek lazım ve hatta  ilaveten;  bize bir değil daha çook Karolin Fişekçi lazım.
Bize cesur, bize gözünü budaktan sakınmayan kadınlar lazım.   
Çoğalıp çok olmak dileğimle…

Yeni (ve ilk) kitabı İtahatkar’i konuşmak üzere buluştuk; ama alında hayatı konuştuk….


Buyurunuz…
Söyleşiye hazırlanırken sizi biraz araştırdıktan sonra şöyle bir duygu oluştu bende.  “Ah bu magazinin gözü kör olsun!” dedim. Fazla romantik bakmış olabilir miyim? “Çağdaş bir resim sanatçısı” tanımlamasının önüne geçen Karolin Fişekçi imajıyla, sizin aranız nasıl diye başlamak istiyorum ya da  bu bir tercih miydi?

-Magazine düşmek..hayır hiç değildi.  Ama malesef evet; sanat çevresindeyken bi anda magazine düşmek gibi bir durumum oldu.   Sanat  çok  üst bir şey  tabi, magazin işin daha eğlenceli ama bir o kadar da yüzeysel kısmı. Ben de çok şaşırıyorum aslında, zaman zaman düşününce. Neden nasıl oldu da bu böyle algılanır hale geldi diye. Bakıyorsunuz 2010 yılında benimle yapılan röportajlara, ne kadar derinlikli ne kadar farklı. Bir de bugüne bakıyorum alakası yok. Sorulan sorular çok başka, çizilen genel profil çok başka. 

Siz neye bağlıyorsunuz bunu peki? ya da bu durumu değiştirmek düzeltmek için yaptığınız herhangi bi şey var mı? 

-Şimdi artık ne yaparsam yapayım gene de değişmez.  Bu biraz da ihtiyaçla ilgili bir şey belki. İlginç geliyor tabi insanlara. Bazı şartlar var ki onlar bir araya geldiği zaman hiç bir şeyiniz magazinel olmasa bile o pozisyona düşürülüyorsunuz.  E tabi bir de böyle bir açık vardı belki diye düşünüyorum. Tanınan genç kadın ressam çok yok çünkü. Öyle olunca da bu onlar için farklı bir malzeme oluyor, bunu da bir şekilde işlerine geldiği gibi  kullanıyorlar...


Hakkınızda söylenenler arasında altı çok çizili bi cümle var. Deniyor ki “Karolin Fişekçi sanattaki derdini edep sınırlarını zorlayarak anlatıyor!” Sizin de buna cevabınız genellikle şöyle “ Yaptığım aslında göze parmak sokarak dikkat çekip, sonra mesajımı vermek.”
Bi konuya dikkat çekmek için “kışkırtmak, tahrik etmek” en iyi yöntem midir?  İnsan algısı bu kadar  kör mü? Özellikle de kadınlar olarak, başka türlü derdimizi anlatma şansımız yok mu? 

-Biraz gerekiyor.  Dikkat edin bir yerde bir kaza olur iki üç kişi ölür, bu küçük bir haber olur.  Ama 100 kişi ölür bu büyük bir haber olur. Çok yanlış çok kötü ama malesef bu böyle. Tek bir insan için bile aynı gümbürtünün kopması, aynı şekilde yer bulması gerekiyor; ama yapılıyor mu hayır!  Bende biraz,  özellikle çok önemsediğim konularda şöyle  düşünüyorum... Radikal olmaktan sert olmaktan çekinmemek gerekiyor! Aslına bakarsan bana yaptıklarım çok ekstrem de gelmiyor. Benim için çok normal hepsi;  ama bu toplum için fazla geliyor. E öyle baktığın zaman da ben bu toplumu düşünürsem hiç yol alamam, hiç bir şey üretemem. Bunlara bu fazla geliyor diye  istediklerimden üreteceklerimden vaz mı geçeceğim yani?  Türk algısı için benim bu yaptıklarım fazla olabilir;  ama kusura bakmasınlar ben bir gezegende yaşadığımı düşünüyorum. Sadece Türkiye olarak değil Dünya olarak bakıyorum. Öyle olunca da kendi önüme hiç bir kısıtlama koymuyorum.

Ne kadar güzel/doğru  bi şey söylediniz. "Bu topluma bu fazla" diyerek kimse yol katedemez ki! 

-Aynen! Kesinlikle böyle düşünüyorum.

Bir yanıyla erkek iktidarını yerle bir etmeye çalışıyorsunuz; ama bunu da kadın bedenini ve cinselliği kullanarak yapıyorsunuz. İlk bakışta müthiş bir tezat gibi görünüyor insanın gözüne ama; bir yanıyla da  hiciv sanatı gibi aslında. Böyle baktığımızda size bir hiciv ustası diyebilir miyiz? Abartıyor muyum? değilse siz  kendiniz nasıl ifade ediyorsunuz?  

-Aslında evet, hiç böyle düşünmemiştim ama; hiciv diyebiliriz buna. Biraz meydan okuma var tabi. "Siz bunu istiyordunuz değil mi?" durumu var. İstenilen bir malzeme var. Bir kadın bedeni var. Ben de bu durum karşısında biraz eli yükseltiyorum. Onlara kendi zaaflarını yansıtıyorum aslında.  Ben bunu twitter'da yazarken de çok yapıyorum. Biraz "ince bir alay" da var işin içinde. Sonra işin ucu kaçıyor tabi bazen. Hangisi dalgaydı hangisi gerçekti,  bazen ben de karıştırıyorum. Ama bunu yapmayı da seviyorum açıkçası.
Türk Büyüklerine sevgi ve saygı projesi kapsamında Maçka parkındaki 7 Türk Büyüğünü öperek poz verdiniz. Bir toplumun şu veya bu şekilde kutsadığı şeylere dokunmak bana biraz ip üstünde cambazlık gibi gelmiştir hep. Bilinçli ya da delice, neticede bu cesaret sizde  var.  Şunu merak ediyorum. Atatürk’ü öpmeyi neden düşünmediniz?  Bu da sizin kendi içinizde geçmek istemediğiniz bir sınır olabilir mi? Yoksa “yoo bi sabah kalktığınızda beni Atatürk’ün dudaklarına yapışmış bi halde görmeniz de pekala mümkün” diyebilir misiniz?  

-O heykellerde ben onları yanaklarından öptüm.

Biliyorum. Cesaretinizin sınırı anlamında kasıtlı olarak dudak diye sordum.

Şöyle söyleyim. Orda aslında bir prens uyandırma gibi bir mizansen vardı aslında ve ben  bunu 2007'de yaptım. O zaman için bu daha uzak bir şeydi. Şu anki Cumhuriyet şartlarında çok da gündemde olmayan kişilerdi onlar. Miğferler, kasklar, sarıklar...farklı gözüküyordu. Üstünden baya bir zaman geçti ve şimdi artık şehzadelik moda. Osmanlı daha moda. Aslına bakarsanız şu an olabilirliği daha yüksek. O kahramanlar daha yakın geliyor artık bana.

Atatürk mevzusuna geleceksek de Türkiye'de bazı belli başlı konular var ki geri dönüşümü yüzde yüz garanti. Atatürk bunlardan bir tanesi. Bir zamanlar türban öyleydi. Yani sen bu konuları diline dolarsan ya da bunlarla ilgili bir şey yaparsan kesin dönüşü var. Tam da bu yüzden bunu kullanmak istemedim.  Aslına bakarsan evet; daha gümbürtü koparacak bir durum ama bu bana işin kolayına kaçmak gibi geldi hep.

O zaman bundan sonrası için de yapmam mı demiş oluyorsunuz? 

Hayır  hayır yapmam! 

Ve şimdi de ressam Karolin Fişekçi erotik  bir roman yazarak karşımıza çıktı. İtaatkar! Size bu kitabı yazdıran nedenler arasında bir ihtiyaca cevap vermek var mıydı? Okuyanlar biliyor artık ama okumayanlar için soruyorum. İtaatkar’ı okuyan biri cinsellik hakkında öğrenmek isteyip de bu güne kadar bulamadığı bir sorunun cevabını bulabilir mi? Yoksa hayır hiç öyle bir misyona soyunmadan tamamen geldiği gibi yazılmış bir hikaye mi?

-Cinsellik zaten  kesinlikle kitaptan okunup öğrenilecek bi şey değil;  ama insanların ufkunu açabilir. Şöyle bi şey olabilir. Daha çok kadınların çok fazla kitap okuduğu gerçeğini düşünürsek, bize bütün bu kitaplarda filmlerde anlatılan çizilen kadın profili gene "ata-erkil düzene hizmet edecek şekilde çiziliyor. Dikkat edin kadın hep ezik, edilgen gösteriliyor. Neden? Ben buna da itiraz ediyorum işte. Hep diyordum zaten bi gün yazarsam ben bu şekilde yazmam diye. Çizdiğim karakterle de bunu söylemiş oldum aslında. "Hayır bakın kadın olmak, kadınlık bu değil!" Bu bize dayatılan sadece! Sürekli erkeğin etrafında dolanan onun ekseninde bir kadın profili karşısında başka bir örnek sunuyorum. Bu açıdan evet kadınların ufkunu açabileceğini düşünüyorum çizdiğim karakterin. "Öyle olmak zorunda değilsiniz"  diyorum.

Bir de şu var tabi Mine karakteri seçilen değil seçen bir kadın.  Benim de şiyarım bu yöndedir hep!

Bu yüzden mi kadın profilini o kadar kusursuz  ve yücelterek çizdiniz? Neredeyse mitolojik bir aşk tanrıçası gibi. Gerçek insan profilini kusurlarıyla birlikte vermek daha doğru değil midir? 

-Evet kasıtlı yaptığım bir şey.  Erkeklerde bu yapılıyor. Kadınlar için neden yapılmasın. Ha ama dediğin şöyle doğru olabilir. Demin de söylediğim gibi genel okuyucu kadınlar ve kadınlar kendilerini hep ezik ve bir çok açıdan kusurlu bulduğu için o tip hikayeleri daha kendinden buluyor, kendine yakın hissediyor olabilir. Ama o zaman ben yeni ve farklı bi şey yapmış olmayacaktım ki! Bu zaten var. Bin tane örneği var yapılmış. Bir de Mine'nin fiziksel güzelliğinden ziyade  karakterini de ben o şekilde çizmeye çalıştım. Asıl göremedikleri vurgu orda. Gerektiği zaman çekip gidebilmesinden tut da, biraz üstten bir bakışı olup ama aynı zamanda adaletli oluşu, erkeklerle flört edip edip ama aslında hiç teslim olmayışı, seçen kadın oluşu..

iyi rol modele bakın ve siz de ona göre kendinizi geliştirin diyorum bir nevi.

 Kitapta  “ Bu hayatta birine kulluk yapmak, insanı isyankar ve tek başınalıktan çok daha mutlu edecek, Tanrı’ya yaklaştıracak bi şeydir” deniyor. Bunu erkek kahraman söylüyor ama; gerçek hayatta Karolin Fişekçi’nin bu konuda ne düşündüğünü merak ediyorum.  Bir de aslında şunu sormak istiyorum;  birine tamamen teslim olmak ne kadar sağlıklı bi şey sizce? İnsan kendinden vazgeçerek ne kadar mutlu olabilir ki?

-Güzel soru.   Aslında zaten emir verebilmek için de önceden emir almış olmak gerekiyor. Bunu bilmek gerekiyor diye düşünüyorum. Birine kulluk yapmak için bunu öğrenmiş olman gerek bi şekilde. Bunu uzmanlar da böyle açıklıyor. Hayatta hiç kimseden emir almadıysak bile okulda öğretmenden aldık. Aslında orda da sorumluluk öğretmende oluyor ve hafifletici bi şey de bir taraftan düşünürsen.  Kimse diyemez yani bunu,  ben emir almam emir veririm diye. Devlet yöneticilerinde bunun çok olduğu söyleniyor ya da üst düzey yöneticilerde. Sürekli emir vermekten beyinlerinin bir kısmının zarar gördüğü ve bu yüzden kölelik eğiliminin onlarda daha çok olduğu gibi.  Doğru da! Ben böyle insanlarla çok konuştum, yazıştım. Özellikle merak ettiğim için bu konuyu.

Enteresan ve çok da doğru aslında askerlerin de eşlerinin sözünü çok dinlediği söylenir ya mesela; söylentiden ziyade bunu görüyoruz günlük hayatta. Şahit oluyoruz bire bir. 

-Bak işte mesela! Ama bi yanıyla da hepimizde var bu. Bahsettiğimiz örneklerde daha fazla sadece ama hepimizde var.  Ha benim içinse, bir insan olarak emir almak demesem de belli konularda ailemin sözünü dinliyorum en basitinden. Tamamen sıfır diyemem yani.

Özel ilişkilerinizde durum nedir? :)

Gülüyor..

Ha bak o artık mümkün değil işte. Özellikle "artık" diyorum. Sohbetin başında da konuştuk. İlk gençlikte filan olmuştur tabi, oldu da. Ama artık oraları geçtim diye düşünüyorum. Bu saatten sonra emir almam veririm. Net.

Bu ilk romanınız. Roman yazmakla resim yapmayı karşılaştıracak olsanız.. Ki içindeki çizimlerde size ait sanırım. Resmin ve romanın birbiriyle akrabalık dereceleri nasıl?  Çok faydasını gördüm işimi  kolaylaştırdı diyebilir misiniz?

-Resimdeki detaycılığın  faydası oldu tabi. Resimde bi imgeyi aklınızda tutmak gerekiyor. İmgeyi, ışığı,  rengi... Çizimler de bana ait evet; bi kısmı eskiydi bir kısmını da yeni yaptım. Faydası var tabi. Sadece tavfirler dışında da ilişkisi var. Bir mekanı bir insanı tarif ederken evet ikisinde de bir tasvir durumu var ama;  bazen bir resmi sadece bir duyguyla yapıyorsunuz. Aynı duygu romanda da var. Bazen bi sahne anlatıyorsunuz, ve kafanızda bir resim canlanıyor. Orda da aslında o resmi anlatıyorsunuz... 

İzzzet Çapa kendiyle ilgili yazdığı bir yazıda sürekli mekan açıp kapatmasının psikoloğu tarafından “herkesin ölüm korkusunu yenme yöntemleri vardır seninki de bu” şeklinde yorumlandığını yazmıştı. Enteresan gelmişti bana. Bu anlamda sizin motivasyonunuz da resim çizmek diyebilir miyiz ? Değilse siz nasıl ifade ederdiniz? Her yazana sorululur  neden yazıyorsun diye? Bir ressama da sormak lazım. Karolin Fişekçi neden çiziyor?

-Aslında son bir yılda neredeyse hiç resim yapamadım. Kitapla meşguldum çünkü. İki yaratıcı eylem bir ipte pek olmuyor. Bir de daha çok gece çalışıyordum. E  ya resim yapacaksın ya kitabı yazacaksın.  Ama ben  bu soruya  ne resim derim ne yazmak derim, ne de başka bi şey. Hepsini aşan bir şey aslında bu.  Beni yeni bir şey yaratmak heyecanlandırıyor. Ben bunu seviyorum direk.  Bu kitap olabilir,  resim olabilir, heykel olabilir ya da film olabilir. Yaratmak derken tanrı sendromu gibi de algılanmasın tabi,  üretmek diyelim. Beni tahrik eden motive eden şey o üretme duygusunun kendisi tamamen!

Biraz zemini kaydırsak ve toplumsal olayların çizimlerinizi ne kadar etkilediğini sorsam. Mesela “gezi”döneminde çizdiğiniz resimler bundan etkilenmiş midir? Bir de tek başına çağdaş sanat perspektifinden baktığımızda, gezi'ye  bütün olarak bir sanat olayı” diyebilir miyiz? Sizce gezi doğmakta olan yeni bir performans sanatının ilk habercisi olabilir mi?

-Ben gezi zamanında önce dedim  " Tamam bu sene bianeli yapmaya gerek kalmadı bunlar yaptılar!"   Ama o kadar sıkı takip ediyordum ki bırak resim yapmayı başka hiç bir şeye vakit kalmıyordu.  

Orda mıydınız hep?

Şuna açıklık getireyim önce, ben  çok eylemciyim diyemem.  Yapımda yok. Fıtratımda yok diyim hatta :))

Kahkahalar :))

Ha gay prıde katıldım , eyleme katıldım. Gezi parkına da gittim ama; öyle bağırıp slogan atamak filan dediğim gibi onlar  benim yapabildiğim şeyler değil. Doğruyu söylemek lazım şimdi.  

Resim yapmayı geç, hali hazırda kitap yazmaya çalışıyordum onu bile yapamadım düşün. Bir şey daha olurken, o süreç devam ederken hemen o anda " dur ben bunu hemen sanata dönüştüreyim"  fikri biraz modayı takip etmek gibi geliyor bana.  Ben orda o ruh halinin peşindeydim. Ben önce derinliğine inmeyi,  anlamayı, gözlemlemeyi seviyorum.  Önce  olayı iyi kavrayıp nedenini nasılını çözüp, sonra onu kafanda yeniden yaratıp bir eser koyabilirsin ortaya. Yoksa bunu hemen o an  yapmaya çalışmak sahici bir şey olmaz.  Ben yapamam diyim ya da.  Aslına bakarsan   süreç hala devam ediyor bir taraftan. Tamamlanmış okunacak hale gelmiş de değil. Evet gezide bir ütopya vardı ama bi yandan da hemen o trene binmek ondan nemalanmak isteyenler  vardı.  Bir de " bu sene de gezi olsun? seneye de yapalım, yıl dönümünü de yapalım" da çok mümkün bi şey değil. Kimileri de onun peşinde mesela. Kaç 68 yazı oldu ki? Düşünsenize...

Bağırıp çağıramam demişken, kavga da edemeyen  bi insansınız mı demek oluyor bu?

Yani, sesimi yükseltebilirim sert çıkabilirim bazen ama; benim asıl olayım  tek bir kelime söyler üste çıkarsın  ya hani, onu tercih ederim hep.

Blogunuzda 2009 tarihli “Tatlı su ermenisi” başlıklı bir yazı var. Çok samimi ve çok içten buldum. Okumayanlar bilmeyenler için soruyorum. Sizin anlaşınızla kime tatlı su ermenisi denir? Neden bu tanımlama?

Baya zaman geçti aslında. Ya işin aslı şu ki ben ermenice bile bilmiyorum. Ermeni okuluna da gitmedim. Kiliseye düzenli giden bir insan değilim. O zaman da bu sizde sadece köken olarak duruyor. Kültür olarak...Kültür dediğim de yemek kültürü vs. Bu yüzden de ben kalkıp Ermenistan'a gittiğim zaman kimse beni ermeni gibi görmez öyle kabul etmez. 

Atatürkçü müsünüz?

-O  tanımlamayı da  çok sevmiyorum. Öyle bir putlaştırma durumum da yok ama;  o zamanın şartlarında gereğini yapmış diyorum. Öyle bakıyorum..

Çizdiğiniz resimlerde kaktüs, silah, araba vitesi vb gereçler hep bir cinsel figür olarak kullanılmış.  Sanatta kullandığınız cinsellik gereçleri ortada. Peki sizce  gerçek hayatta cinselliğin en büyük malzemesi nedir diye sorsam? Mesela zeka, mesela güç..Karolin Fişekçi üzerinde afrodizyak etki yapar mı?

-Zeka ve güç;  evet yani  bunlardır. Yoksa bir nesneyi gösterdiğin zaman tahrik olmam. Hiç bir kadın da olmaz zaten. Bu erkeklere has, bi şeyi görerek tahrik olmak. Kadınlar görsellikten etkilenmiyor.

Di mi! Kadın için ancak dokununca o da duygu varsa bi şey ifade eder. Ama bazen duyuyorum okuyorum öyle kastlı vücut tarifi veren kadınlar oluyor...sizin için tamamen sıfır mı? 

-Aslında şu var; sıfır diyemeyiz tabi. Kendine bakan, üreten bir erkeğin hafif kası çıkmış oluyor zaten. o hoş duruyor... bu anlamda kendine bakan erkeği tabi ki severim ama bunu da zekayla ve davranışlarıyla taçlandırması lazım. Vaay nasıl konuştum ama!

:))

Biraz da kadınlarla ilişkilerinize gelmek istiyorum. Kendimi her şeyiyle gözüm kapalı emanet edebilirim diyecek kadar yakın bir kadın dostunuz var mı? Bir de  şunu çok merak ediyorum aslında. “Kadın kadının kurdudur!” dendiğinde Karolin Fişekçi ne söyler ?

-Öyle bi kadın yok. Öyle bi erkek de yok. Öyle bi kimse yok.

Öyleyse çok üzücü bi şey ama...

E öyle tabi ama durum bu. Yani ailenle bile çok mümkün değil o bence. Hayat böyle!
Kadın kadının kurdudur... o da daha çok duruma göre aslında. Ben eskiden kadınlar beni sevmiyor sanırdım. Şimdi bakıyorum yolda çevirenler, kitabınızı çok sevdim, sizi çok seviyorum diyen kadınlarla karşılaşıyorum. Çok hoşuma gidiyor.  O yüzden öyle bir genelleme yapmıyorum artık. Bi taraftan da kadın kadının kurdu diyoruz da erkek erkeğin neyi acaba? Erkek savaşında neler dönüyor? Kimse bunları çok yazıp çizmiyor.Bu çok konuşulmuyor dikkat ediyorsanız. Bu genellemeler bile hep kadınlar üzerinden yapılıyor.
Yaptığınız ürettiğiniz her şeyde baskın olan anlayış  “erkek egemen düzene kafa tutmak” gibi.  Sürekli bir alt mesaj var.  “Hayır bakın! Asıl iktidar siz değilsiniz!” diyorsunuz ki bu tarihe bakınca da  böyle aslında. Orduları birbirinin düşürebilen  bir varlık kadın!  Peki sizin  Bu kadar  "güç bende"  diyen bir kadın figürü olarak, yelkenlerinizi suya indirdiğiniz aciz düştüğünüz durumlar olmuyor mu?

İnternette şurda burda  herkesin ölüyorum bitiyorum dediği bir kadını yerle yeksan etmiş bir aşk/adam var mı?

-20'li  yaşlar zordu benim için. 20' lerin başı.  Ama o zaman  onları astığım için şimdi ayaklarım yere basıyor. O zaman resmen şöyle bir durumum vardı. "Depresyon ilacı mı kullansam, ne yapsam"  İlacı kullandım bu sefer o daha kötü yaptı. Sonra bunu ilaçsız aşmayı denedim ve üstesinden de geldim bi şekilde.   

Derin bi aşk biraz böyle ağdalı arabesk de bir şey... :) çekmediniz mi hiç? 

Yok ama dediğim gibi 20'lerde oldu o.  Bi tarafta aşk bi tarafta sizi çok bunaltması özgürlüğünüzü kısıtlaması. Onun çatışmasını çok yaşadım. Ama bi yanıyla da şöyle düşünüyorum aslında, belki onlar gerçek aşk değildi hiç biri. Çünkü gerçek aşkta insan özgürlüğünün kısıtlanması vs. gibi şeyleri de çok aklına getirmez sanki.  Diğer taraftan  yaş da çok  önemli tabi. 30'u aştıktan sonra artık,  ne istediğini ancak anlıyorsun zaten.

Bundan sonra da artık kimse beni o hale getiremez diyecek kadar net konuşabiliyor musunuz? 

-Yani şimdi çok da büyük konuşmak istemem tabi ama çok zor. Farkına varsam zaten onun önlemini hemen alırım öncesinde. Değilse de bi şeyin yaşanacağı varsa sen ne yaparsan da o gene yaşanır o da başka bir boyutu işin. Ama dediğim gibi çok zor artık benim için o. 

Aşık olmadan biriyle birlikte olabilir misiniz?

O da 20' lerde mümkündü ancak.

Üzücü de olsa bazı durumlarda öne çıkma nedenlerinizden biri de  Orhan Pamuk’la yaşadığınız ilişki oldu aslında. Bu hikaye Karolin Fişekçi için dokunulmazlık alanı içinde mi? “Aman aman hiç girmeyelim “ dediğiniz bir konu mu? Yoksa tamamen “sıra, masa” der gibi, son derece soğukkanlılıkla dışardan bakabildiğiniz bir hatıra oldu mu artık? Ne katmıştır size, neler almıştır desem?

-Ben buna dışardan bakıyor olsam bile,  ben bunu konuştuktan sonra  "haa bak!  gene O'nu konuştu" diye değerlendirelecek bu. Çok da rahat konuşurum,  hiç de umrumda olmaz! Bu hisle falan ilgili değil kesinlikle. Ama dediğim gibi ne söylersem söyleyim gene O'nu konuşarak prim yaptı" ya getirelecek durum. Ben zarar göreceğim yani anlıyor musun? Onun sıkıntısını hiç istemiyorum artık. Hiç ihtiyacım yok bir de. Yeterince kendi gündemim var diye düşünüyorum. Bir de öyle abuk sabuk yorumlarla uğraşamayacağım şimdi. Yeter!   O yüzden boş verelim. Hiç gerek yok. 

Gene bloğunuzda dikkatimi çekmiş bir resim var. Adı Beklemek ve aslında performansımın düşük olduğu zamanlarda çizdiğim bir resim demişsiniz. Sonra da şöyle devam ediyor. “Sevmem aslında beklemeyi, ama bazen beklemeyi de bilmek gerek..”
Çok bekledim, hep bekledim…hala bekliyorum dediğiniz bi şey var mı hayatta? O sabrı gösterecek denli istediğiniz her hangi bir şey, bir insan ya da bir durum?

-İnsan değil ama durum var. Bazı şeyleri siz yapamazsınız, hayat onu getirir. O bakımdan beklediğim şeyler var... Ama boş beklemiyorum. Bi yandan olacağını bilirsiniz ve beklersiniz ya benimki biraz öyle bir durum. 

Ne diye sorsam ?

Onu zaman gösterir zaten. 

Dışardan bakıldığında çok rahat çok cüretkar görünen insanların kabuklarını kırmak daha zordur  diye düşünülür ya. Fiziksel durumun tamamen dışında ruhen, kalben en rahat soyunduğunuz yer/alan neresi? 
Açık kapı gibi düşünüp, elini kolunu sallaya sallaya içeri dalan birinin,  küt diye  kafasını  taşa vurması mümkün mü? Aslında soru tam olarak şu: Kraliçe gerçekte  ne kadar çıplak?

- Ha ben çok şeffaf bi insanım. Canlı yayın bile olsa sıkıldıysam kızdıysam hemen belli ederim;  o bakımdan tamamen çıplağım. Öbür türlüyse evet benim kabuğumu kırmak zor. Benim arkadaşlığımı dostluğumu kazanmak belli şeyler gerektiriyor. Ha özel uğraşsın demiyorum ama;  ben de o insanda hakikat arıyorum. O varsa onu hissediyorsun zaten.  Güzel bi yaratıcı sohbetin içinde çıkar belki onu da hemen not ederim,  yazarım mesela. İnsan ağlarken resim yapamıyor ama yazı yazabiliyor, böyle bakınca evet; yazarken de çok çıplağım diyebilirim.

EĞLENCELİK:

Hangi takımı tutuyorsunuz?

-Beşiktaş! 

(Yaşasın! Çarşı sabaha karşı! :) 

Peki ucuz jartiyer mi pahalı mı?
 (bunu bi ara köşeciler çok yazdı ordan aklıma gelmiş bi şey. Jartiyerin ucuzu, basit görüneni hatta mümkünse pazardan alınanı  makbuldür diye) 

-Rengi ve modeli çok önemli benim için ve benim beğenmem önemli. Beğendiğim şeyse marka da alırım. Pazarda bulursam pazardan da alırım. Ucuzuna pahalısına bakmam.
Kırmızı mı siyah mı? Ya da?

-Siyah derim heralde ya da ikisini karıştıralım bordo olsun. 

Önünüzde iki adet hediye paketi var. Birinin üzerinde “dost acı söyler” yazıyor. Diğerinde “yalan da olsa söyle, hoşuma gidiyor...” J
Gayri ihtiyari olarak eliniz önce hangisine giderdi?

-Önce acıyı açardım. Sonrasında nasılsa tatlı gelicek. Yalan da olsa...

Çook teşekkür ediyorum..çok güzeldi.

-Güzel sorulardı. Merkez medyada bunlar böyle çok sorulmuyor işte. Ben teşekkür ederim. Ben de çok keyif aldım. 

24 Haziran 2014 Salı

Emre Başkan ile bir hayalin peşinde...

Emre Başkan!  İnsanın ufkunu açan, başka bir pencereyi işaret eden "başka türlüsü mümkün!" dedirten bir insan.Geçen yıl bir grup arkadaşıyla birlikte Atlantiği geçtiler.  
İnsan ille de  bi şeyin kölesi olacaksa şu hayatta, bence hayallerinin kölesi olmalı. Emre Başkan öyle bir insan. Kendinin efendisi, hayallerinin kölesi...Bayılıyorum böyle insanalara. Çünkü sadece kendine değil;  çevresine de (farkında olmadan) ışık tutuyor.  Belki farkındadır da. Bilemiyorum. Tabir yerindeyse sadece kendine müslüman değil yani. Enerjisini saçıyor resmen ortalığa.  Bi şeyin "olabilir-liğini" anlatırken gözleri parlıyor. Yüzü sanki kocaman oluyor. O kadar sahici bir yaşam tutkusu var ki. Neredeyse tepesinden fışkırıyor. Onu dinlerken içimden şöyle hisler geçti mesela. "Aslansın Oya! kaplansın. Yaparsın!" Birine bunu hissettirebilmek çok mühim bi şeydir. O kadar çok insan tanıyorum ki, her an her şeye isyan halinde. Ama o kahrolosı poposunu yerinden milim oynatmıyor.  Misal şuraya gitmek istiyor ama imkan yok. Şunu da yapmak istiyor ama vakit yok. Damdan da atlamak istiyor ama ya düşüp kafasını gözünü kırarsa...Korkuyor çünkü. Onlar da korkunun kölesi çünkü; hayallerinin değil! 

İşin özü O'nun da söylediği gibi Atlantiği geçmek filan da değil. Herkesin dudak büktüğü küçük bir eşik de olabilir bu. Tutmak istediğin bir ağacın dalı, çıkmak istediğin minnacık bi tepe de olabilir. Yeter ki iste! mazeret üretme. Kendi önünü herkesten önce kendin kesme! diyorum...ve tam da bu yüzden bu röportajı nacizane,  önce kendime, sonra da üç tane kıçı kırık marezetin arkasına sığınıp ömür boyu oturduğu yerden "bıdır bıdır bıdırdanmayan" hayallerinin, yani aslında KENDİNİN  peşinden koşan insanlara hediye ediyorum.

Bi şey söyleyim mi?
O yolculuğun keyfine de doyum olmuyor...İnsanın dibi o kadar derin ki, git git bitmiyor...
Bitmesin...ve  dilerim o yolda koşanların ayağı hiç taşa değmesin! diyip, çekiliyorum aradan.  

İnsanın kendinden 3. tekil şahıs gibi söz etmesinin zor olduğunu biliyorum. Ama biraz ıkınarak bunu aşabiliriz diye düşündüm.  Kendinizi bi kaç cümleyle tarif etmenizi istesem..Kimdir Emre Başkan?
Zorlanacak bir şey yok. Zira, olabildiğince basit bir insanım. Esin Acıman’ın kitabına verdiği isimdeki gibi erkek doğmuş ama yaşam dahilinde adam olmaya çalışan biriyim. Saint-Joseph, Bilkent Üniversitesi ve Sabancı Üniversitesi’nden oluşan bir eğitim hayatım var. M.I.T’de Global Leadership and Innovation eğitimi alma şansım da oldu. Eskiden kurumsal hayatın bir parçasıydım. Anadolu Grubu’nda başlayan kariyerim Efes’le devam etti. Ancak, bunun sonrasında hayatıma farklı bir yön verme kararı aldım. Sonrasında Azor Brand & People Solutions firmasını kurdum. Müşterilerimize Marka İletişimi, İşveren Markası İletişimi ve Kurumsal Gelişim konusunda danışmanlık verip, projeler hazırlıyoruz.
Bir de deniz sevdalısıyım. Her fırsatta denize çıkmaya çalışıyorum. Ayrıca, lisanslı yelken sporcusuyum. Yat yarışlarına katılıyoruz. İzlediğimiz trofede, ekip olarak kendi sınıfımızda lideriz.
Son olarak paylaşıma inanan biriyim. Bu nedenle de denize olan tutkumu başka insanlarla Küçük Prens Denizlerde adlı blogumdan paylaşıyorum.
 Yaklaşık bir yıl önce Tekneyle Atlantiği geçtiniz? Neydi size o rüzgarı arkanıza aldıran neden? Çocukluk hayali mi? Can sıkıntısı mı ya da başka türlü bir fantezinin hedef değiştirmiş hali olabilir mi? J
Hayalimdi aslında. Ben yelkenle 1999 yılında tanışmış olsam da kendimi  yelkene tam anlamıyla bir tekne edindikten sonra, yani 2010 yılı sonunda verebilmeye başlamıştım. Onunla ilk seyri Adriyatik Denizi’nde yaptım. İkinci rotam da İzmir-İstanbul olmuştu. O seyirde açık deniz ve uzun rotanın cazibesi içimi sardı diyebilirim. 2011 yılında ise bir karar almıştım: 2014 yılı Kasım ayında Atlantik Okyanusu’nu geçecektim bir ekiple beraber. Planlarımı buna göre yapmıştım. Hayat işte; nasip 2013 yılınaymış.
 İsteyen herkesin gerçekleştirebileceği bi şey mi sizce? Ne tür zorluklarla karşılaştınız? Hay aklıma tüküreyim! ne işin var efendi efendi otursana poponun üstüne dediğiniz bi an bir olay?
Bence insan bir şeyi gerçekten istediğinde onun karşısında durabilecek çok az engel var. Şu anda bazı insanlar 200 günlük yaşam testi için Mars’ta yaşamını sürüdürecek ekibe dahil olmak üzere gönüllü olarak belli testlerden geçiyor. 1900’lerin başında biri “aya ayak basabiliriz” dediyse, insanların o kişiye nasıl baktığını bir düşünsenize. Ya da Hezarfen Ahmet Çelebi kendime kanat yapacağım ve Galata Kulesi’nden atlayıp Anadolu yakasına uçacağım dediğinde?

Bu bağlamda, Atlantik Okyanusu da elbetteki yelkenli tekneyle geçilebilir. Hatta, sık sık bu işi yapanlar var dünyada. Kafalarda bu konuyu büyütmemek gerekiyor diye düşünüyorum. Bence konunun özü, herkes gibi hayatın koşturmacasında kaybolmuş bir kişinin hayallerinin peşinden koşması, onlara sadık kalması. Bu illaki yelkenle ya da Atlantik’le ilgili olmak zorunda değil. Resim yapmak, bir şeyler yazmak da olabilir. Aynen sizin iş yaşamınıza devam ederken giriştiğiniz Oyalamaca projesi gibi.
Zorluklara gelirsek, elbetteki var. Hem de sayısız. Ama biraz düşünür, problemleri irdelerseniz bir çoğunun psikolojik olarak kendi içinizden kaynaklandığını görebiliyorsunuz. İnsan alıştığı sistemden, konfor alanından dışarı adım atarken çok zorlanıyor. Bir kere bu engeli aştığında ise buna benzer bir çok adımı daha kolay atabiliyor.
 Peki “Oğlum Emre! Aferin len sana!” dedirtecek kadar iyi ki yapmışım duygusu veren  tarafları neler oldu? Emre Başkan’a neler katmıştır bu seyahat?
Bu  seyahatte çok kısa zaman zarfında büyük bir değişim yaşadığımı söyleyebilirim. İnsanın özüne dair bir değişim. Çok şeyin kontrolüm altında olmadığını, dünyaları benim yaratmadığımı ve aslında bu sistemin içerisinde mikro boyutta bir canlı olduğumu hissettim. Egolarımdan tamamen kurtulduğumu iddia etmem çok zor. Ama onlardan olabildiğince sıyrılmaya çalıştım ve onları binlerce metre derinliğe attım. Asıl değerlerin konfor alanımız dışında olduğunu idrak ettim.
Bu beni o kadar etkiledi ki, kurmuş olduğum danışmanlık firmasında kurguladığımız İletişim ve Kurumsal Gelişim modellerinde de müşterilerimizi konfor alanlarının dışına davet ediyoruz. Zaten firmanın ismi Azor. Azorlar, Atlantik seyahati sürecinde mola verdiğimiz Doğu Atlantik’te Portekiz’e bağlı bir ada grubu. Şahsen, konfor alanımdan dışarı çıkmasaydım ömrüm boyunca ismini bile duymayabilirim. Ama şu an oralara aşığım.

Onur Baştürk’ün havaalanlarıyla ilgili şöyle bir cümlesini okumuştum. “Hava alanları dünyanın en güzel cazibe merkezlerinden biri. Çünkü –gitmek- üzerine kurulu” diyordu. Yelken, uçak, tren..bunlar sadece  araç aslında düşünürsek.. sizce de işin özü gerçekten gitmek arzusu mu?  Gitme-nin albenisi  niye bu kadar yüksek?
Gitme konusundan önce bilindik bir sözü hatırlatmak isterim: “100 dönüm arazi mi, bir kayık sahibi mi? Hangisi olsan daha zengin olurdun?” Sorunun cevabı basit; bir kayığın olsa dünyanın 2/3’ü senin. Yelkenlinin bir yaşam tarzı, kültürü olduğunu düşündüğümüzde de burada bulduğum en büyük değerin, bu yaşam tarzındaki zenginlik olduğunu söyleyebilirim.

Diğer yandan, doğrudur. “Gitmek”, “gidebilmek” kavramlarının albenisi bence herkes için yüksek. Zira, garip şekilde yoğun ve zor hayatlar yaşıyoruz. Ben gözlemlemeyi çok seven biriyim. Tanımadığım insanların olduğu yerlerde onları izler, hayatlarını düşünmeye çalışırım. Boğazda lüks bir yerde yemek yerken kahkahalar atan, her şey harikulade izlenimi veren insanlara bakın mesela… Sanıyor musunuz ki her şey şahane? Herkesin hayatı kendine ait problemlerle dolu ve her hayat kendi içinde zor. Eminim ki, bir çok insanın canına tak ettiği ve çekip gitmek istediği anlar olmuştur. Hem de her şeyi bırakarak… Ama bu öyle kolay değil. Bence asıl önemli olan da, çekip gitmek istediğinizde nelerden vazgeçmek istediğinizi ve istemediğinizi doğru analiz edebilmek. Ben herkesin içinde böyle bir gücü olduğuna dair kendini telkin ettiğine, böyle bir gücü olduğuna inandığını düşünüyorum. Bu düşünce ya da his çok güçlüdür. Ama, hayata geçirmek zordur. Yine de hayatta alternatiflerinizin olabileceğinizi düşünmek bile sizi bir köşeye sıkışmış hissinden uzaklaştırabilir, rahatlatır.
Yelken de “Gidebilmek” konusunda önemli bir güç veriyor insana. Dediğiniz gibi yelkende de böyle rahatlatıcı bir his var. Size şöyle bir örnek verebilirim. Diyelim ki, cebinizde 5 kuruş paranız yok. Canınıza tak etti. Rüzgarınız olduktan sonra dünyada istediğiniz yere gidebilirsiniz bir yelkenli tekneyle. Yemeğinizi denizden çıkarabilir, içme suyunuzu bile denizden üretebilirsiniz. Ben hiç çekip gitmedim tekneme bindiğimde. Ama, çekip gitmek istediğim zamanlar oldu. Oraya sığındım. Teknemin ismi Küçük Prens. Orasın benim için küçük bir sığınak diyebiliriz.
Bu zenginlik ve gidebilme hissi beni bu işe daha fazla bağlayan etkenlerden diyebiliriz.  
Her ne kadar temeli gitmek desek de neticede illa ki bu eylemi gerçekleştirirken bir araca ihtiyaç duyuyoruz. Sizinki neden deniz/rüzgar ve yelken? 
Doğa dinlendirici bir şey. Rüzgar ve su sesi terapi unsuru benim için. Oradayken ister istemez rahatlıyorsunuz. Doğada, özünüze dönüyorsunuz.
Diğer yandan deniz hiç monoton bir ortam değil. Örneğin, araba kullanmak için ehliyet alıyoruz. Arabamızı da daha önceden alt yapısı oluşturulmuş yollarda kullanıyoruz. Eğer off-road yapmak istiyorsak, ek bir eğitimle ileri seviye sürüş eğitimi alıyoruz. Denizde pistinize siz karar vermiyorsunuz. Sakin bir yol, bir anda off-road’a dönüşebiliyor ve siz o sırada yolunuzu değiştirip hemen temiz bir yola geçemeyebiliyorsunuz. Kendinizi buna göre eğitmeniz ve beklenmeyeni beklemeniz gerekiyor. Kısacası, hem dinlendirici hem de adrenalini olan bir alan.

Peki her defasında yeni bir yer keşfetme arzusuyla mı hareket ediyorsunuz yoksa bin kere gittim hala gidiyorum ve sanırım hep gideceğim dediğiniz bir yer bi rota var mı?
İstanbul’da ya da Marmara Denizi’nde yaptığım rotalarda genelde aynı yerlere gidiyoruz. Ana karanın doldurma yöntemiyle genişletilmesinden sonra, ana karadaki koylar yok olmuş ve ekosistem bozulmuş. Şu an için adalar, Trilye ya da Marmara Adası gibi yerler doğasıyla sizi tatmin edebiliyor.
Hayatım boyunca gitmekten sıkılmayacağım rota Göcek diyebiliriz. Doğa harikası! Teknenizle demir atıp, denize doğru meyillenmiş bir çam ağacının gölgesinde kitabınızı okuyabiliyorsunuz.
Bir de ne zaman ne olacağı hiç belli olmayan, sınırlarınızı zorlayan okyanus rotaları... Her fırsatta giderim.
Ama işin özü, tekne ile seyahat edip yeni yerler keşfetmekte.
Bu kadar “gitmek” “seyahat” lafı ettikten sonra bir de şöyle sormak istiyorum. Bir şehre ilk kez gittiğimizde bi tarafatan çok insanın bilmediği yeni bi şey keşfetmenin bi yanıyla da mutlaka orda yapılması gereken rutinleri gerçekleştirmenin derdine düşeriz ya..Böyle bakınca aslında en gerçek yolculuğumuza “hayat” diyeceksek, hayatın içindeki en büyük keşfiniz ve en güzel rutininiz nedir diye sorsam..?
Hayallerimize sadık kalmamız ve her fırsatta konfor alanımız dışına çıkarak yeni değerlerle buluşmamız gerektiği.
Çok sık kullandığınız bir cümle var. “Konfor alanının dışına çıkmak” Bu biraz “ferrarisini satan bilge” mantığı gibi de aynı zamanda;  ama bi taraftan da insana o bilindik itiraz cümlesini kurduruyor. “Ulen vardı ki sattın!” gibi. Ya da bu da bizim hep arkasına saklandığımız  bir kaçış noktası mı? İsteyen herkesin konfor alanının dışına çıkma lüksü var mıdır sizce, istemek esas mıdır?
-İstemek esastır. Bir insanın konfor alanının dışına çıkması için sadece bir tekne alıp, okyanusa çıkmaya gerek yok. Bir şeyi gerçekten istiyorsanız, bir yolunu bulursunuz. Tutku gibi bir şey bu. Hani, tuttuğunuzda bırakmayacağınız cinsten.



Teknenizi mavi ipek bir elbiseyi tam ortasından kesen bir makas gibi hayal etsek…bu mizansenin içinde yırtılıp giden o mavilik mi olmak isterdiniz yoksa makas mı?
-Ben de bir insanım. Hayat boyu aynı renkte bir kıyafet giymekten sıkılırım. Bu nedenle, kumaş değil terzi olmak isterdim. Mavi renk tahmin edersiniz ki en favori rengim. Ama bin bir tonu var bu rengin. Arzu ettiğim zaman, mavinin ayrı tonlarına şekil verebilirdim bu şekilde.
Ama şunu unutmamak lazım elbette; kumaşsız terzi, terzisiz kumaş pek bir şey ifade etmiyor öyle değil mi? İkisi de birbirine muhtaç…
Biraz da işin kenar süslerinden söz etsek…
 Yola çıkmak için en güzel saat?

-   Rotaya bağlı. Uzun rotalarda sabah 4. Bu şekilde şehir keşmekeşinden uzaklaşmış, denizin ortasında doğanın uyanışını, gün doğumunu seyredebiliyorsunuz.

  Durup dinlenmek için en güzel neden?

-     Bunu haketmiş olmak ya da güzel bir doğa.

Dalıp gitme anlarınıza eşlik eden en güzel müzik?

-  Duruma ve moda göre değişir; ancak, Bob Marley bana seyirlerimde sık sık eşlik eder. Özgürlüğü çağrıştırıyor sanırım.

En dipteyken bi şekilde sıyrılıp çıkmanızı kolaylaştıran, daha güçlü ayak çırptıran, kulaç attıran o motivasyon kaynağı?

- Deniz sizi her zaman yukarı çeker! 
Şaka bi yana bazı şeyleri yaşadıkça buna cevaplar değişiyor. İki sene önceki Emre'ye sorsaydınız bambaşka bir cevap alırdınız benden. Şu andaki emre için nefes aldığını bilmek yeterli. Yaşıyorsa, umut var demektir. 
O zamandan bu yana değişmeyen tek cevap da sevdiklerimin varlığı oldu. 
Ve son soru : Yarın sabah yola çıkacak olsanız…şu anki ruh halinizle rotanız neresi olurdu? 

-Ege Denizi. Oradan Akdeniz üzerinden Cebelitarık ve Azor’lar. Planladığım bu olurdu. Ama hava ve deniz her an beni başka bir yere atabilirdi elbette.

dipnot: Fotoğrafların hepsi Atlantik seyahatinden. Bu kadar güzel fotoğraflar olunca kendi çektiklerimi koymaktan vazgeçtim. Ama çok merak eden olursa,  kendi teknesinde onu çektiğim fotoğraflardan  bi tanesini  instagrama koydum.